-HER KARANLIĞIN BAĞRINDA BİR FECR SAKLI- "İM JEDEN DUNKELHEİT VERSTECKT EİN SONNENAUFGANG "

Namaz Hayattır, Hayat da Namaz Gibi İbâdet Olmalıdır -1-

10

Ahmet Kalkan

Hayat, iman ve sâlih ameldir. Hayat, Allah ve Rasûlü’nün çağırdığı şeydir; yani Allah’a ve Rasûlünün davet ettiklerine icâbet (8/Enfâl, 24). Namazımız gibi, hayatımız da âlemlerin Rabbi Allah içindir, öyle olmalıdır (6/En’âm, 162).

Yaratılış gayemiz Allah’a kulluk olduğuna ve kulluğun, ibâdetin en üst seviyede olanı da namaz olduğuna göre, hayatın amacı namaz ve namaza benzetilen davranışlardır. Bir fiil, ne oranda namaza benziyorsa o kadar kıymetlidir, hayatının tümünü namaza benzeten, ibadet bilinciyle yaşayan kimse, dünyasını da âhiretini de güzelleştirmiştir.

Hayatı güzelleştirmenin yolu, gün boyunca yaptığımız davranışları namaza benzetmek olduğu gibi, namazı güzelleştirmenin, huşû ile edâ edebilmenin yolu da hayatı güzelleştirip namaza benzetmekten geçmektedir. Namazlarımızı niye huşû ile edâ edemiyoruz, diye kendinden ve huşûdan mahrum namazından şikâyetçi olanlara çözümü söyleyelim: Günlük yaşayışımızı güzelleştirelim, namazlarımız da huşû ile güzelleşecektir. Mefhûm-ı muhalifinden, yani tersinden söylersek; günlük yaşayışı ibâdet olacak şekilde güzel olmayanın namazı da huşûlu ve güzel olmaz.

İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi, hiçbir şey gözetmeden Allah’a kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun eğip itaat etmek için yapmasıdır. İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayatta yaşanması demektir. Kur’an’a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan hayatının tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleri ve bunları uygulamayı ibâdet kabul etmemek, Kur’an’daki ibâdet anlayışına ters düşer. İbâdet, bir şekil ve formaliteden ibaret de değildir. Aksine, bir din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine uyma meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur’an’da en çok önem verilen bir konu olmuştur.

Günümüzde Müslümanların bile çoğu, ibâdetin, Allah’ın koyduğu bütün emirleri kapsadığı gibi, kişiyi Allah’a yönelten her hareketi, her işi de içine alan bir terim olduğunu bilmiyor. Hâlbuki insanoğlu, kalbini Allah’a yönelttikçe hayatında yaptığı her hareketin ibâdet haline dönüşmesi mümkündür. İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın gerçeğini belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da bir bağın var olduğunu, bunun da “ulûhiyet” ve “ubûdiyet” esaslarından ibaret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek, Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Allah’a ibâdet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yok” (7/A’râf, 59) Bütün peygamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: “Allah’ın tek bir ilâh olduğu ve O’na ibâdetle kulluk edilmesi”dir.

İnsanlığın huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti hudutsuz, saltanatı ebedî olan Allah’a yönelmededir. İşte, insanların Allah’a karşı durumu budur. Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi yaratılandır. O rabdır. İnsan ise kuldur. Allah’a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah’a kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar ya da nefislerinin, arzu ve isteklerinin kulu durumuna düşerler.

İbâdet, hayat yolunun bütünüdür.  Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen-  farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.” (6/En’âm, 162-163) Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün, hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyât, 56) Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir (21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6). Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez.

Rasûlülllah (s.a.s.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.

Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.

İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.

Ve ibâdetlerin en büyüğü, baş tacı, göz nuru namaz… Namazın, bir mü’minin hayâtındaki en önemli etkisi; onu çirkin, fena ve kötü olan şeylerden, nâhoş ve yüz kızartıcı davranışlardan uzak tutmasıdır. “Muhakkak namaz, fahşâ ve münkerden (kötü ve iğrenç şeylerden) vazgeçirir.” (29/Ankebût, 45)

İnsanı kötülüklerden alıkoyan namaz, önce namazın içinde vesveselerden kişiyi alıkoyan, yani huşû ile edâ edilen namazdır. Felâh, yani kurtuluş, namazlarını huşû ile kılanlara mahsustur. Namazlarında huşûya riayet etmeyenler felâha eremezler. Huşûnun bulunmaması felâhın da yokluğu demektir. Bu konuda Kur’anı Kerim; “Namazlarını huşû ile edâ eden mü’minler kurtuluşa ermişlerdir.” buyrulmaktadır. (23/Mü’minun, 1). Bu muhteşem ibadetin kendindeki ve çevresindeki kötülükleri yasaklaması için, bir mü’min, kılıp da namazdan kurtulmayı değil; edâ edip de namazla kurtulmayı esas alıp bunu gerçekleştirmek için her türlü gayreti gösterir.

Namazımız, niye bizi kötülüklerden alıkoymuyor ve niye yaptığımız ibâdetin lezzetini duyamıyoruz?İmanlar kâmil olmadığı için, ibâdetler ihlâssız olduğu için. İbâdetler sevilerek yapılmadığı için. İbâdet edenler, ettiğini zannedenler; ibadetlerini kendileri için bir gıda, zaruri bir ihtiyaç olarak görmedikleri, ruhlarına, psikolojilerine ilaç kabul etmedikleri için.

Sadece kalıpla kılınıp kalben kılınmayan namaz, insana zevk vermez elbet. Kıldığımız namaz, son kılacağımız namaz olsa nasıl kılarsak öyle kılmalıyız ki namazlarımızdan zevk alabilelim. Miraca çıkıp Rabbimizle görüşmek olarak değerlendirilen namaz insana huzur verir. Kendi namazımıza kendimiz not versek, on üzerinden kaç not veririz? Namaz kılarken ruhumuzun röntgeni çekilse, iftihar ederek insanlara gösterebilir miyiz? Ne tür düşüncelerle, dünyevî hesaplarla, vesveselerle namaz kılıyoruz, ya da kılar gibi yapıyoruz? Bu sorulara olumlu cevap vermeden namazdan nasıl zevk alınabilir ki? Namazı tahsildara vergi verir gibi kılarsak, namazla kurtulalım dememiz gerektiği halde, namaz kılıp da (namazdan) kurtulalım demeye kalkarsak, böyle kılınan namaz bize zevk verir mi? Mâlum, Kur’an’ın hiçbir âyetinde “namaz kılın!” denilmez; “namazı ikame edin” denir. İkame etmek, ayağa kaldırmak demektir. Namazlar ölü gibi, yerde sürünüyor. Namazların başı dik değil, başı eğik. Biz namazı ayağa kaldırmazsak, namaz bizi ayağa kaldırır mı? Her türlü fahşâdan ve münkerden, aşırılık ve günahlardan alıkoymayan namaza namaz demez ki Kur’an. Namaz, insanın Allah karşısındaki esas duruşunu sembolize eden muhteşem bir simge. Ama, Allah’a karşı esas duruşu olmayanların başını nasıl dik tutsun namaz? Namazın başını dik tutmayanların başını neden dik tutsun namaz?

Kalp ve zihin başka şeylerle meşgulse namaz gafletle kılınmış demektir. Böyle namaz, Hakkı hatırlatmaz. Hâlbuki namaz, Hakkı hatırlatmak içindir. Okuduğumuz âyet ve duaların anlamlarını düşünmeden kılınan namaz insana huşû sağlamaz, zevk de vermez. Allah’ı görür gibi ihsan bilinci içinde edâ edilmeyen, formalite icabı veya yükten kurtulmak için kılınan (ikame edilmeyen) namazın insana dünyada faydası nasıl dokunsun?

Yalnızca Allah için namaz kılan bir mü’min, Allah’ın haram kıldığı ve münker saydığı şeylerden uzak durmaya ve onlara yaklaşmamaya çalışacaktır. Çünkü namazla bu tür olumsuzlukları bağdaştırmak mümkün değildir; ateşle barutu bir arada tutmak nasıl imkânsızsa, huşû ile edâ edilen namazla fahşâ ve münkerin arasını uzlaştırmak da öylesine imkânsızdır.

Kişiyi, münkerden vazgeçirmeyen namaz hakkında birçok hadis rivayeti vardır. Mevdûdi, tefsirinde şunları kaydeder: “Konu ile ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.s.), bazı sahabe ve tabiinden de sözler nakledilmiştir. İmran bin Huseyn, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Namazı kendisini kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymayan kimse, aslında hiç namaz kılmamış demektir.” (İbn Ebi Hâtim). İbn Abbas (r.a.) Hz. peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kişiyi kötü ve iğrenç davranışlardan alıkoymayan namaz, onu Allah yolundan daha da uzaklaştırır.” (İbn Cerir, İbn Ebi Hatim) İbn Mesud’dan (r.a.) rivayet edilen başka bir hadis de şöyledir: “Namaza itaat etmeyen namaz kılmamış gibidir ve namaza itaat de kişinin kötü ve iğrenç davranışlardan kaçınmasıdır.” (İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim) Aynı konuda Abdullah bin Mes’ud, Abdullah bin Abbas, Hasan Basri, Katade ve A’meş’ten de birçok sözler rivayet edilmiştir. İmam-ı Cafer es-Sadık şöyle demiştir: “Namazın kabul edilip edilmediğini öğrenmek isteyen kimse, namazın kendisini kötü ve iğrenç davranışlardan ne dereceye kadar sakındırdığına bakmalıdır. Eğer bu kimse kötülüklerden sakındırılmışsa, namazı kabul olmuştur.” (Ruhu’l-Me’ani) (Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Ankebut sûresi, 45. âyetin tefsiri)

Namaz kılan bir mü’min, bir yandan namazını mükemmel hale getirmeye çalışırken, öte yandan da sâlih amellerde, iyilik ve ihsanlarda bulunarak kötülüklerini örtmeye çalışacaktır: “Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü hasenât (iyilikler), kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür.” (11/Hûd, 114)

Rasûlullah (s.a.s.) de, namazın günahlara bir keffaret olduğunu ve onları yıkayıp temizlediğini ifâde buyurmaktadır: “Hiçbir kimse yoktur ki, abdest alsın ve abdestini güzel yapsın. Sonra namazı kılsın da, o abdest ile kıldığı namazı takip edecek namaz arasındaki günahları onun için mağfiret olunmasın.” (Müslim, Tahâret 227) Abdest aşamasından başlayarak güzel bir şekilde, bilinçli ve huşû ile edâ edilen namaz, insanı her türlü münker ve fahşâdan alıkoyacak, dolayısıyla iki namaz arası da namaz gibi fahşâ ve münkerden uzak, Allah’a yakınlık sağlayan kulluk bilinci içinde ibâdet olarak geçecektir. İbadet bilinciyle yaşanılan, yani iki namaz arasındaki namaz gibi edâ edilip Allah için kılınan hayat da sevaplara sebep olacak, bu ibâdet hayatı ve hayat ibâdeti arasında nasılsa yapılan hatalar da mağfiret olacaktır.

İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. İbâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her  söz ve fiile verilen isimdir. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler, Allah’ın hükmünü uygulamak… kısaca hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da ibâdettir.

Laiklik denilen çok dinlilik ideolojisi, günlük hayatla ibâdetin arasını açarak, hayatı dinî olan/dinî alan ve din dışı olan/alan diye ikiye ayırır. Vahdet ve tevhid dini olan İslâm ise hayatla ibadeti birbirinden hiç ayrılmayacak tarzda tümüyle birleştirip kaynaştırır. İnsan ya namazda ya namaz gibi bir ibâdettedir. Bir mü’min için, hayattan kopuk ibâdet olmaması gerektiği gibi, ibadetten kopuk bir hayat da olmaz. “Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah’a ve Resûle icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinlikle O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (8/Enfâ, 24). Hayat, Allah ve Rasûlü’nün çağırdığı şeydir; yani Allah’a ve Rasûlünün davet ettiklerine icâbet. Bu ölçülere uymazsa kişi, hayat süren leş, canlı cenaze hükmündedir…

(Devam edecek)

http://www.vahdethaber.com/yazar/16047-namaz-hayattir-hayat-da-namaz-gibi-ibdet-olmalidir.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s