-HER KARANLIĞIN BAĞRINDA BİR FECR SAKLI- "İM JEDEN DUNKELHEİT VERSTECKT EİN SONNENAUFGANG "

ÖNCE ÂİLEMİZ Mİ, YOKSA HİZMET Mİ ?

Sekiz-dokuz yıl önceydi. Akşam namazımı kıldım. Büyük kızım henüz bebekti. Onu sıkıca giydirdim. Kursun lojmanında oturuyordum. Alt katımda olan sınıfıma indim. Problemi olan talebelerimi tek tek karşıma alıyor, onlarla sohbet ediyor, dertlerini çözmeye gayret ediyordum. Bu sırada bebeğim, kucaklarda dolaşıyordu. Karşıma gelen talebeme:

“-Hoş geldin, Yararlı!..” dedim.

O da gülümsedi.

“-İlk defa birisi bana «yararlı» diyor. Hâlbuki herkes «yaramaz» olduğumu söyler!” dedi.

Biraz hoşbeşten sonra:

“-Onaltı yaşındasın. Niçin namaz kılmıyorsun? Hâlbuki üç-dört aydır namazı yeterince öğrendiniz, faziletini de biliyorsun!.. Bu konuda sana daha nasıl yardımcı olabilirim!” dedim.

Şöyle karşılık verdi:

“-Hocam! Hiç uğraşmayın. Ben namaz kılmayacağım. Hatta buradan gidince sırf inat olsun diye başımı da açacağım!..”

Şok olmuştum.

“-Biz seni kızdıracak ne yaptık?!” dedim. O da:

“-Siz değil, hocam!..” dedi. “Ben hayatımın en güzel günlerini burada geçiriyorum. Bütün olumsuzluklarıma rağmen bana herkes çok iyi davranıyor. Bazen hocaların bu kadar sabırlı olmaları beni sinir ediyor.”

“-Peki, öyleyse senin tepkin kime?” diye sorunca:

“-Âileme!..” dedi.

İyice şaşırmıştım. Annesini yıllardır ismen tanıyordum. O hizmetten bu hizmete koşuşturan bir hanımdı. Herkes de gıpta ediyordu bu hâline…

“-Ama annen çok hizmet ehli… Allah için her yere koşuşturuyor!..” deyince…

“-Hocam, Allah için biraz da bize vakit ayırsaydı, çok iyi olurdu!..” dedi. “Babam haftanın üç günü o sohbetten bu sohbete koşuyor. Diğer günlerde de işten eve geç saatlerde geliyor. Bazen üç-dört gün yüzünü görmediğimiz oluyor!.. Annem ise, eskiden sabah bize bir kahvaltı hazırlar çıkardı. Biz, üç kardeş, akşama kadar okul için hazırlanır, kendi kendimize giyinir, karnımızı doyurur ve okula giderdik. Akşam eve gelirdik. Ev yine bomboş!.. Annem ya kermeste, ya toplantıda ya da kimsesiz çocukların yanında!.. Bunları yapar, akşam gelir:

«-Yemek yediniz mi?» diye sorardı. Biz, «Hayır!» dediğimizde de:

«-Şimdi aperatif bir şeyler hazırlar, yeriz. Sonra da yatarız!..» diye karşılık verirdi.

İşte hocam, benim çocukluğum bu minvalde geçti. Ben annem gibi bir kadın olmayacağım. Namaz da kılmayacağım, tesettüre de girmeyeceğim. Hizmet de etmeyeceğim!.. Allah, beni böyle sevecekse sevsin, sevmeyecekse…” dedi ve sustu.

Ben, âdeta donmuştum. Ama bu talebem, benim en çok ihtiyacımın olduğu zamanda bana gönderilmiş ilâhî bir ikaz gibiydi sanki… Yoksa benzer bir hatâya ben de düşebilirdim. Önce kendime çekidüzen verdim. Sonra da, arkadaşlarımla beraber, bu kızımıza çokça vakit ayırarak bu buhranı üzerinden atması için çaba gösterdik. Şimdi hâlâ görüşüyorum. Evlendi, çocukları var. Tam dediği gibi, sadece evine adadı kendini…

Geçen yılki Anadolu seyahatlerimizin birinde hanımlar, ergenlikteki oğullarına söz geçiremediklerinden, onların kötü arkadaşlar edindiğinden ve namaz kılmadıklarından şikâyet etmişlerdi. Ben de cevâben, babaların, çocuklarına biraz daha fazla zaman ayırmalarını, baba-oğul ortak bir şeyler yapmalarını ve gençlerin arkadaşlarını tanımaya çalışmalarını söylemiştim. Gerçi bu söylediklerim, daha çok ergenlikten önceki dönemde yapılması gerekenlerdi. Ergenlikte ise, sadece uzaktan bir kontrol ve onların yanında olduğunuzu dostça hissettirmenin yeterli olacağını söyledim. Hanımlar:

“-Ah hocam, sormayın, burada işler böyle yürümez!.. Beylerimiz, akşamları ya sohbette, ya toplantıda, ya halı saha maçında ya da işte… Eve geldiklerinde ise, çocuklar çoktan yatmış oluyorlar!..” dediler.

Problem aynı… Gidilen yol ise yanlış!..

Rahmetli Mûsâ Topbaş Efendimize, bir vazife için bir şahsı tavsiye etmişler. Mûsâ Efendimiz, tavsiye edilen kişi için:

“-O, daha saçını-başını taramaktan âciz!.. Başkasına nasıl hizmet edecek?!” diye o kişiyi uygun görmeyerek vazifeyi başka birisine vermişler.

Düşünsenize, kilolarınızdan kurtulmak için bir diyetisyene gidiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki, doktorunuz, yüz kilo!.. Kendi göbeğini taşımaktan âciz, size diyet listesi veriyor. Ne kadar etkili olur sizce?!

Eğer Rabbimizin râzı olacağı bir hizmet etmek istiyorsak, O’nun rızâsına giden yolu, O’nun bize rehberlik etsin diye gönderdiği kitaba bakarak öğrenelim:

Kur’ân-ı Kerîm’de Şuarâ Sûresi, 214. âyette:

“Önce en yakın akrabânı uyar!” buyruluyor.

Başka bir âyet-i kerîmede ise;

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi (öyle) bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Onun başında gâyet katı ve şiddetli melekler vardır, onlar Allâh’a isyân etmezler ve emredildikleri her şeyi yaparlar.” (et-Tahrîm, 6) buyruluyor.

Demek ki, hizmetimiz öncelikle âilemize olmalı… Bu hizmet ve tebliğimizin daha tesirli olmasına da zemin hazırlayacaktır.

Bizlere “üsve-i hasene” (en güzel örnek) olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de tebliğe âilesinden başlamıştı. Abdesti ve namazı Cebrâil -aleyhisselâm-‘dan öğrenir öğrenmez önce gelip hanımı Hazret-i Hatice Annemize öğretmişti. Ona ilk inananlar hanımı, kızları, en yakın arkadaşları ve akrabaları olmuştu. Sabah namazı hazırlığını tamamlayınca, önce kızı Hazret-i Fâtıma Anamızın kapısını çalmıştı.

Tesettür âyetindeki ifadeler de hep dikkatimi çekmiştir:

“Ey Peygamber!.. Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle! Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (el-Ahzâb, 59)

Âyet-i kerîmedeki sıralamaya bir daha dikkat edin:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına … söyle!”

Demek ki, sıralama, en yakından, en uzağa doğru gidiyor. Yanıbaşımızdakini ihmal ederek, yok sayarak uzaktakilere ulaşmaya çalışmanın bir mânâsı yok!.. En azından bu, nebevî bir usûl değil!..

Tabiî, bu, sadece kendimize ve âilemize bakalım; gerisi ne olursa olsun demek de değil!.. Sadece bir sıralama… Öncelik listesi… Hizmetimize nereden başlamamız gerektiği çok önemli!..

Hizmet deyince hep aklımıza dışarıda koşuşturmak geliyor. Hizmet, aslında en yakından, bize en çok muhtaç olanlardan başlamalı… Bir hanımın evini, dînen mes’ul olmadığı hâlde temizlemesi, eşinin ve çocuklarının kıyafetlerini yıkaması, ütülemesi; yemeklerini feyiz, sevgi ve şifâ olması duâ ve niyeti ile pişirmesi… Çocuklarına kaliteli zaman ayırıp onları İslâm ahlâkı ile yetiştirmesi, eşini huzur ve neşe ile karşılaması, iktisatlı olması… vb. Aslında bütün bunlar da hizmet ve hatta en mühim hizmetlerin başında geliyor. Siz yapmasanız bu işler hep ağır aksak ilerleyecek… Bu da âilede huzursuzluklara ve geçimsizliklere sebep olabilecek!..

Yine bir erkeğin, evi için harcadığı veya hanımının ağzına muhabbetle uzattığı lokmalar bile hizmet ve sadaka kabîlinden… Öyleyse hizmetin büyüğü küçüğü olmaz!.. Hizmetimizi büyük veya küçük kılan, niyetimiz ve o andaki ihtiyaçlar… Düşünün bir kere, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, çölün ortasında kendisi gibi susamış bir köpeğe, su çeken günahkâr kadının cennetlik olduğunu haber veriyor. Yine ashâb-ı kiramdan, gece-gündüz ibâdetle meşgul olan bir kadının, evindeki kediyi açlığa terk etmesi yüzünden cehennemlik olduğunu…

Demek ki, bir kedi, bir köpek bile insanın kurtuluşuna veya helâk olmasına yetiyor. Bırakın, evlâdı, anne-babayı veya eşe hizmet etmeyi… Kendisine muhtaç kimseleri yüz üstü bırakıp da dışarılarda hayır, hizmet ve fazilet arayanlara bir de bu gözle bakmak lâzım!.. Ama birisi, en yakınındaki insanlara gerektiği gibi hizmet ve lütuflarda bulunduktan sonra, dışarıya da zaman ayırabiliyor ve oradaki insanları da memnun edebiliyorsa, onun hakkında da bize sadece “ne bahtiyar kimse” demek düşer!..

* * *

Dînimiz, bizim ifrat ve tefritte olmamızı istemiyor. Gücümüz nisbetinde her şeyin hakkını vermemizi istiyor. Bir yeri yaparken diğer tarafı yıkmayalım. Hizmet edelim, ama öncelikle mes’ul olduklarımızın da hakkına girmeyelim. “Bu nasıl olacak?” derseniz çok kolay!.. Her şey planlı olmakla alâkalı…

Önceliklerimizi belirleyip her şeyi sıraya koymak, bir de bütün hizmetlere tek başımıza girmeye çalışmamakla… Bütün hizmetleri yüklenmeye çalışanlar, hem kendilerini, hem de yakınlarını çok yıpratıyorlar. Ayrıca başarı hâlinde benlik büyüyor. Başarısızlık hâlinde küsme ve kenara çekilme durumu sözkonusu oluyor. Hâlbuki herkes, istişâre ve paylaşarak bu yüklerin altına girmiş olsa, hem nefisler kabarmayacak, hem herkes hizmetin lezzetini tatmış olacak ve hem de hiç kimse haddinden fazla yorulmamış olacak!…

Birçok kimse hizmet etmek istiyor. Ama kendisine fırsat verilmediği için kendi içine kapanıyor ve hizmet merkezlerinden uzaklaşıyor. Aslında bu da başka bir vebale sebep oluyor.

* * *

Her işte “en güzel örnek” olan Peygamber Efendimiz’e bu hususta da müracaat etmek lâzım… O, Allâh’ı en çok seven ve O’ndan en çok korkan bir insan olmasına rağmen, bütün vaktini ibâdete vermemiş. Bütün vaktini, insanların işlerini çözmek veya onları yetiştirmek için de ayırmamış. Hanımlarına, çocuklarına, öğrencilerine, insanlara, Rabbine ve kendine de ayrı ayrı vakit ayırmış.

O’nun güzîde mektebinde yetişenlerden Selman-ı Fârisî’nin, ibâdete aşırı derecede meyledip âilesini ihmal eden, Ensar kardeşi Ebu’d-Derdâ’ya nasihati ne kadar güzel!

“-Kardeşim!.. Üzerinde muhakkak ki, Rabbinin hakkı vardır. Kendinin de böylece hakkı vardır. Âilenin de bir hakkı vardır. Hattâ misafirin bile hakkı vardır. Dolayısıyla her hak sahibine hakkını vermelisin!.. Evet, ye, iç, oruç tut, namaz kıl, uyu ve hayat yoldaşına da vakit ayır!..”

O’nun bu söylediklerinin dînen mahzuru olup olmadığını öğrenmek için Peygamber Efendimiz’e müracaat eden Ebu’d-Derdâ’ya, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Evet, Selman doğru söylemiş!..” buyurdular. (Bkz: Buhârî, Savm, 51; Edeb, 86)

Demek ki, hayat, herkesin hakkını vermeye göre tanzim edilmeli…

Allah Rasûlü, insanların, kendisini ve âilesini ihmal etmesine sebep olacak şekilde bırakın dünyevî meşgalelerle meşgul olmasını, ibâdet ederken bile aşırı gitmeyi hoş karşılamamıştır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır:

“Bu din, gayet sağlam bir dindir. Bu yolda yürürken rıfk ile yürü. Allâh’a ibadet etmeyi nefsine sevimsiz hâle getirme. Zira deveye fazla yük vuran, ne mesafe alabilir, ne de de­veyi sağ kor. O hâlde hiç ölmeyeceğine kânî olan adam gibi çalış, ama yarın ölecekmişsin gibi de tedbirli ol.” (Aclûnî I, 257; II, 217; Ayrıca bkz: Kuşeyrî, s: 526)

* * *

Son söz olarak, hizmetlerimiz, bizi Allâh’a yaklaştıran birer vesîle… Suya düşen bir taşın hâleleri gibi, içten dışa doğru en yakınımızdan en uzaktaki insana kadar hizmet ve himmetimizin ulaşmasına gayret etmeliyiz. Rabbimiz, bize gücümüzün üstünde bir yük yüklememiş. Ancak gücümüzün yettiği kadarını da istiyor. İnsanlara hayrı dokunan, “en hayırlı” kimselerden olabilmek niyâzıyla…

yazar :Halime Demireşik  hanımlar.com

Bu güzel yazının ardından  değerli bir Hocamızın yazısı aklıma geldi sizlerlede  paylaşmayı diliyorum.

Diyordu ki;Hizmet yolunda gece gündüz demeden gayret ettik zaman geldi ailemizi,çocuklarımızı çokça ihmal ettik,ama baktım ki yetiştirdiğim talebeler gün gelmiş kendi bildikleri yollarında  ilerlediler fakat ben çccuklarımı kaybettim.

Rabbim cümlemizi denge yolundan ayırmasın ve bu kutlu yolda ilerlerken asli sorumluluklarımızı bize unutturmasın.Âmin Ya Rahim.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s