-HER KARANLIĞIN BAĞRINDA BİR FECR SAKLI- "İM JEDEN DUNKELHEİT VERSTECKT EİN SONNENAUFGANG "

SEÇİM = TÂĞUTLARDAN TÂĞUT BEĞENME – AHMET KALKAN

24 yıl önce yazıp yayınladığım bir yazımı aynen tekrar yayınlıyorum:

29 Kasım 1987 günü yapılacak seçimlerde yeni tâğutların belirlenmesi, mü’min-kâfir bu topraklardaki insanların en önemli gündemini oluşturmaktadır.

Tantanalar, nutuklar, yalanlar, vaadler, hileler, palavralar, ayak oyunları, iftiralar, kirli çamaşırların karşılıklı sergilenişi, ayranı bile olmayanların tahteravanlardaki merâsimi, tartışmalar, gruplaşmalar, birbirine düşen ve düşmanlaşan müslümanlar… Vatandaşları “of, of!” seslerini çoktan bastıran tâğut adaylarının “oy, oy!” nâraları: Manzara kısaca bu.

Bu curcuna içinde, müslümanlar hemen tüm meselelerinde olduğu gibi, Kur’an’a ve Sünnet’e bakarak tavır almayacak, efendilere, ağabeylere, yazarlara, okurlara, kafasının daha fazla çalıştığını zannettiklerine, baba veya kocalarına, kuru gürültülere veya kendi arzu ve hevesine göre tavır gösterecek, birazı da “uydum kalabalığa” diyecek.

İslâmî mânâda meseleleri kavramaya ve ferâset sahibi olmaya çalışan birkaç genç de, İslâmî delillerle rejimin tüm kurumlarını ve bu arada tabii ki partilerini de reddeden nehy-i ani’l-münker görevini yapmaya çalışacaklar. Cılız sesleriyle, dışlanan konumlarıyla da olsa: “Durun kalabalıklar! Bu cadde, çıkmaz sokak!” demeye çalışırken, partilerin verdiği heyecanın akıntısındaki muhâtabı ya kulaklarını tıkayacak, futbol takımı tutma bağnazlığı ve hamâkatıyla savunduğu partisini müdâfaa için, İslâmî kaynaklardan delil getiren bu gençlere hücuma geçecek, “yahûdi ajanlığı”na kadar varan suçlamaları rahatlıkla yapıverecektir.

Biz, vahdetin gerçekleşmesine zarar verecek, ihtilâflı ve teferruâta âit meseleler üzerinde durmamaya, grupçuluk yapmamaya, müslümanların oluşturduğu cemaatlerden hiçbirine sataşmamaya âzamî gayret sarfetmeyi prensip kabul etmiş ve bu doğrultuda çalışmalar ve yayınlar yapmıştık. Fakat bu anlayış, nice müslümanların büyük haramlarına seyirci kalmayı gerektirecek boyutta elbette olamazdı. Kıyamın önündeki engelleri müslümanlara göstermek ve o yolun öncülerini oluşturmak ve yetiştirmek en önemli görevimizdir. Aşırılığa kaçıp hiçbir müslümanı delilsiz tekfir etmeden, saf ve samimi müslümanlara sevap, cihad diye yutturulan demokrasi, parti, seçim… oltalarına takılan müslümanlara elbette bazı sözlerimiz olmalıydı. Rabbânî gâyeyi ve Rabbânî metodu savunmalıydık.

Dün olduğu gibi bugün de tüm dünyadaki olaylarda kendini gösteren savaştaki cephede; düzenlerle uyuşan, uzlaşmacı, Amerikanvari İslâm’la-Rabbânî İslâm’ın, yani Kur’an ve Sünnet çizgisindeki İslâm’ın mücâdelesinde safımızı belirlemeli ve belirtmeliydik. Ve belirtmeye gücümüzün sonuna kadar gayret etmekteyiz.

 Bu imanî zorunluluğumuzu yerine getirmenin, aynen İslâm İnkılâbını savunmak gibi ateşten gömlek olduğunu bilerek bu gömleği giyme mecbûriyetini, devrindeki tüm putlara karşı açıkça mücâdele eden, âhiret ateşine karşı dünya ateşini tercih eden İbrâhimî tavrı örnek almaya çalışma anlayışıyla; sesimizin ulaşacağı yere kadar, avazımızın çıktığı kadar haykırıyor ve diyoruz ki:

 Ey müslüman! seçime oy vererek katılıp, tâğutlardan bir tâğutu tercih edemezsin! Oy vererek demokrasi rejimini zımnen de olsa kabullenmiş duruma düşemezsin. Allah’ın hükümleri dışında bir hüküm ve kanun kabullenemezsin. kanun koyucuları seçemezsin. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyeceği veya hükmedemeyeceği belli olanların hüküm etmelerine (hükümetlerine) yardımcı olamazsın. Bu, imanını tehlikeye sokan bir meseledir!

Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub’un dediği gibi; “Bu dine sahip çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir.” İslâm, öyle büyük bir nizamdır ki, onu vaz’ eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi, vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah’a kulluk, ibâdet ve O’nun rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab’ın hükümleri ve Rasûl’ün pratik uygulamalarıyla açıklanmıştır.

Parti, İslâm’da olmadığına ve Batıdaki demokratik rejimlerin unsuru olduğuna göre, İslâm’da olmayan, İslâm’ın gayri meşrû kabul ettiği şeyle İslâm’a gidilemeyeceği gibi, İslâm’a hizmet de edilemez; tam tersine netice verir. Bir kimse İslâm’da zinânın, fâizin, içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi gerektiği) halde, “zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla İslâm’ı getireceğiz, bunlarla İslâm’a hizmet edeceğiz” demesi ne kadar İslâm dışı ve saçma ise, “evet, İslâm’da parti yok, ama bugünkü şartlarda biz bununla İslâm’a gideceğiz, bununla hizmet edeceğiz. En güzel yol budur” demesi de en az o kadar İslâm’a ve mantığa terstir.

Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Sidikle abdest alınmaz. Haram parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir vâsıtayla İslâm’a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun atına binen onun kılıcını sallar. Kâfirlerin demokrasi adlı parti atına binen de bilmelidir ki, bu atın içi, Truva atı gibi bizi mahvedecek askerle doludur. Bâtıl, ancak Hak’la zâil olur; Başka bir bâtılla değil.

 “Efendim, aslında biz parti değiliz, biz İslâmî bir cemaatiz. Parti şeklinde görünüyoruz…” Partinin İslâm’da olmadığını kabullenmek zorunda olanlar, sıkışınca böyle demek zorunda kalıyorlar. Devekuşunu sıkıştırmışlar: “Deve misin, kuş musun? Birinden birini seç, hem deve hem kuş olunmaz” diye. O da: “Ben kuşum” demiş. “Peki, öyle ise, mâdem kuşsun, haydi uç” denilince, uçamayan devekuşu, “yok, aslında, ben kuş değilim, kuş gibi görünüyorum, ama deveyim” diye cevap vermiş.

 “Peki, mâdem devesin, öyleyse yük taşı” denilince de “hayır ben deve değilim, kuşum” demiş. Mâdem İslâm nizamını isteyen bir cemaatsin, haydi, dünyadaki İslâm inkılâpçılarının örnek aldığı gibi Rasûl-i Ekrem’in kâfirlere ve putlara karşı tavrını örnek al, açıkça tebliğ yap, tâğutu reddet” denilince; “hayır, ben partiyim” diyecek bir tavır. Yani tüm diğer partilerde neler varsa, onlar nelere uymak zorunda ise, neler yapıyorsa aynen onlar gibi particilik yap, sıkışınca da “ben parti değilim” de.

“Efendim, aslında biz partiyi, yerine göre başımıza şemsiye, yerine göre ayağımıza ayakkabı kabul ediyoruz” naklî değil, aklî ve demagojik ifâdeler. Peki, Tevhid Bayrağı (ki, Allah’tan başka tüm egemenlikleri ve tâğutları reddetmek ve isyan etmektir) şemsiye olarak kâfi gelmez mi? Bir ismi de “Hâfız” (Muhâfaza edip koruyan) olan Allah, ancak kendi ahkâmına tâviz vermeden uyanlara, Rasüllerinin yolunu tâkip edenlere; hem gökten inecek lânet, belâ ve âfetlere ve hem de yeryüzünden insan, şeytan ve tâğutlar vâsıtasıyla gelecek şerlere karşı kulunu korumaya kâfi değil mi?

Kulunu, şirke düşmeden, ancak kendine tam kulluk yapanı kendi İlâhî şemsiyesi altına almıyor mu? İslâm’a uygun olmayan şemsiye, müslümanın nasıl altına girip sığınacağı bir melce’ olur? Bu tip şemsiye olsa olsa, İlâhî rahmetin kulların üzerine yağmasından korur, gök ve yerden gelen belâlardan değil. Müslüman, düşmanlarına karşı nasıl, neyle korunacak?

İslâm Dini, kâfirlerin kullanmakta olduğu her türlü hücum ve müdâfaa âletlerini dâvâ için, gâye için meşrû görmüş müdür? “İslâm gelsin de; ne yolla, nasıl gelirse gelsin” denilebilir mi? Partici kardeşler, hemen tek şer’î zannettikleri delili ortaya atacaklar bu soruya cevap olarak: “Evet, hadis vardır:

‘Düşmanınızın silâhıyla silâhlanınız.” Hadis diye yutturulmaya çalışıldığı halde, Arapça ibâresini ifâde edene bile rastlamadık. Kim bunun hadis olduğunu iddia ederse, kaynağını isteyin, gösteremeyecektir. Çünkü Kur’an’ın açık hükümleri ve sahih hadis-i şeriflerle çelişen bir söz hadis olamaz. Kütüb-i Sitte vb. hadis kitaplarında da böyle bir hadis yoktur. Bu söz, mevzû yani uydurmadır.

Düşman, kadını (hayâsızlığı, fuhuş ve zinâyı), iftirayı, içkiyi vb. müslümanlara karşı silâh olarak kullansa (ki, günümüzde çok çok kullanıyor), biz de düşmanımızın bu silâhlarını kullanacak mıyız? Bu haramlar o zaman câiz, hatta cihad sevabı mı olacak? Düşmanın icat ettiği ve kullandığı silâhın namlusu İslâm’ı ve İslâm’ın gösterdiği ulvî değerleri tahrip etmeye yönelik ise, bu tür silâhı kullanmamızı kâfirler seve seve isteyebilirler. İşlerine geldiğinde; bunu bize yardım veya tâviz verme adına koz olarak da kullanabilir, bir taşla iki kuş da vurabilirler. Öyle ya, davulun kimin elinde olması önemli değil, önemli olan değneğin kimin elinde olması.

Çünkü davuldan çıkacak sesi, tokmağı elinde tutan tâyin edip yönlendirecektir. Biz fiilî cihad yolunu, kıyam yolunu, tâğutlara isyan yolunu, savaşçı kâfirlere karşı mukatele yolunu farz olarak görüyor, tokmağı ele geçirmenin zarûretine inanıyoruz. Seçimlerin davul taşıyanları seçmek olduğunu bilmek zorundayız. Tokmağın da Kenan Evren başta olmak üzere, tâğûtî güçlerin, anayasa, kanun ve partiler kanunu denilen beşer düzmecelerinin elinde olduğunu insanlara göstermek istiyoruz. İslâm, asla haram olan bir silâhı kullanmayı uygun görmez.

Kaldı ki, düşmanının silâhını kullanan, düşmanına nasıl gâlip gelecektir? Çünkü o silâhı ondan almıştır. Düşman, o silâhın daha iyisine veya en azından aynısına sahiptir. Müslümanların üstün gelmesi, dâvâlarını en üstte tutmaları, düşmanlarını korkutmaları gerekmektedir. Aynı silâh kendinde olan düşman ne kadar korkacaktır?

“Kâfirler, asla öne geçeceklerini sanmasınlar. Çünkü onlar sizi âciz bırakamayacaklardır. Ey iman edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup caydırasınız.

-Allah yolunda her ne infak ederseniz, size eksiksiz olarak ödenir ve siz haksızlığa da uğratılmazsınız.” (8/Enfâl, 59-60). Müslüman, kendine has maddî ve mânevî silâhlara; ama meşrû ve düşmanları korkutacak silâhlara sahip olmalıdır ki, düşmanlarını korkutsun. Parti korkutuyor mu dersiniz?

Bana sorarsanız daha çok, güldürüyor, eğlendiriyor. Kadayıfçıların, tatlıcıların reklâmına âlet olunuyor. Kâfirler bırakın partiden korkmayı, ciddîye bile almıyor. Ciddîye aldıklarını kabul edelim, dizginler zâten onların elinde. Devamlı kontrolleri ve denetimleri altında tutuyorlar. Kanun denilen tâğûtî paçavralara ters düştüğünde hemen dizgini çekiveriyorlar. Cezâ veriyor, kapatıyor veya kapatmaya kalkıyorlar. Hiç insan, emrindeki kölesinden, hizmetçisinden korkar mı?

Ağzı iyi lâf yapanların, ağabeylerinizin, atalarınızın… yanılabileceğini hesap ederek, gelin yanılmaları mümkün olmayan nasslar ışığında, Kur’an ve hadislerin gölgesinde değerlendirme yapmaya çalışalım:

Çoğumuzun, hatta particilerin ve partizanların meâlini ezbere bildikleri birkaç âyetten biri olan Mâide Sûresinin meşhur âyetlerini tekrar düşünelim: “…

-Artık, insanlardan korkmayın, Ben’den korkun. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın (hiçbir değerle değiştirmeyin). Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin ta kendisidir.” (5/Mâide, 44).

Seçeceğimiz insanların, seçildiklerinde Allah’ın hükümleriyle (şeriatla) hükmetmeyeceklerini, ister-istemez tâğutların yaptığı anayasanın ve rejimlerinin tek bir hususunu bile, dine (İslâm’a) uymasını isteyemeyeceklerini, dine dayandıramayacaklarını bildiğin veya bilmen gerektiği halde, karşı çıktıkları bir şeye “Allah haram kıldı” diye değil, “mevcut rejime zarar verir” diye karşı çıkanların, zâhiren küfrün hâkimiyetini kabullendiklerini bilerek, bu âyetin şümûlünden istisnânın, nasıl mümkün olduğunu izah edeceksin?

Evet, bu âyet sadece yahûdilere dâir, onları uyarmak için inmediği gibi, sadece Reagan veya Ecevit ve Demirel’ler için de inmediğini, “Kim…” diye ifâde edildiğini; zâhire göre hükmederek partilere ve seçtiklerinize, tavırlarına bu âyet ışığında tekrar bakmalı değil miyiz? “Efendim, benim partimdeki insanlar, aslında, istiyorlar ki…” Kalbini yarıp baktın mı? Reagan ve Ecevit’i bu âyetin ışığında, zâhirlerine, konuşma ve hükümlerine göre değerlendirip kalplerine bak(a)madığın halde; onlara bu âyeti tatbik ediyorsun da… Kaldı ki, meselâ bir bakan, milletvekili, belediye başkanı, falan kâfir partideyken kolayca diyebiliyordun ki “o, bu âyete göre şudur…” Kendi partinize geçince aynı kanunlarla hükmettiği halde o zaman nasıl değişiveriyor.

Ama, parti taassubu, futbol takımı tutar gibi parti tutulduğundan, sizin takım daima iyi, haklı; mağlûbiyet filan varsa kabahat hakemde! Sahi, şimdi ANAP’ın genel başkanı ve genel başkan yardımcısı (Özal ve Keçeciler), müslümanların çoğunlukta olduğu partideyken hakikaten hanımları ve kızları çarşaflı mı geziyordu da, sonra bu hallere geldiler? O zaman şeriatçı idiler ve nerede faâliyet yapıyorlarsa Allah’ın hükümleriyle mi hükmediyorlardı da; şimdi iş değişti?

Peki, öyle değilse, “o zaman melek, şimdi şeytan; o zaman bravo yaşa, şimdi tü kaka!” niye? O partiye kızan ve İslâm dışı icraatlarını çok kolay tesbit edenler, bilmelidirler ki, o partinin en başındaki iki lider kendi adamları (bir zamanlar öyle diyorlardı). O adamlar, şimdi tekrar yuvaya dönse -ki, teklif de ediliyor- her şey eskisi gibi kabul edilecek ya. Bu değerlendirme sadece bu iki şahıs ve bu iki parti için değil, tüm partiler ve partililer için geçerli.

Küfre, küfrün kanunlarına, milletin kayıtsız şartsız egemenliğine (hâkimiyetine), milletvekillerinin Allah’ın kanunlarına rağmen kanun koymaya, yetkilerini Allah’tan almadan insanları idare etmeye kalkmalarına, farkında olmadan da olsa ilâhlık taslayıp tâğutluk yapmalarına rızâ göstermenin, sadece rızâ göstermekle de kalmayıp yardımcı ve sebep olmanın hükmünü mutlaka öğrenmeliyiz. Kimden mi? D.İ.B.’in ve partilerin emrindekilerden veya Bel’am’lardan değil elbet. Mûteber tefsir ve fıkıh kitaplarından. Küfre rızâ nedir, cevabını bulmalıyız.

“İyilikte ve takvâda yardımlaşın. Haram işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah’tan sakının. Allah’ın cezâsı şiddetlidir.” (5/Mâide, 2).

“Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı olan o şerri yapan gibidir” hükmüne göre, tekrar düşünelim: Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin devam etmesine oyuyla, sözüyle… yardımcı olanların, küfrün hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa, farkında olmadan veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek, câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar? Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar  veya müslüman zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor?

-“Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah’tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan bir toplum bilir.” (5/Mâide, 50)

İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i Tevhid’de bu ifâde tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri evvelâ “lâ-hayır!” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hakiki İlâh’ın kabulü yerleşsin.

-“Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir.” (2/Bakara, 256)

Ciddî bir gazetenin genel yayın müdürünün Nokta dergisiyle yaptığı konuşmada dediği gibi: “Müslümanların çoğunlukla desteklediği partinin bugünkü şartlarla barajı aşması imkânsızdır. Bu ise, çok tehlikeli (düzen açısından tehlike tabii) neticeler doğurur. Müslüman yığınlar, mecliste demokratik usulle temsil edilemeyince, kontrol edilemez. Dolayısıyla illegal faâliyetlere girişmek zorunda kalırlar. Bu da, çok tehlikeli(!) sonuçlar doğurur.” Kâfirlerin parti vb. demokratik, uzlaşmacı, yasal, resmî legal faâliyetlerden kimi saf beyinlerin iddia ettiği gibi ciddî bir rahatsızlığı sözkonusu değildir. Onlar istiyorlar ki, müslümanlar da küfür kanunlarına uysunlar, o kanunlara uygun olarak parti ve teşkilat kursunlar, illegal faâliyet yaparak küfür düzenine temelden darbeler vurmasınlar, kıyam ve fiilî cihad yolu böylece engellenmiş olsun.

Müslümanlar, Ayasofya’larla, fâiz ve 163. maddenin kaldırılması gibi bir-iki küçük şeyle (onlar bile gerçekleşmiyor ya), yıllar yılı avutulsun. İstekleri, gündeme getirdikleri bir-iki teferruat kabilinden şeyden ileri gitmesin. Hatırlanmalı ki Doğru Yol denilen eğri yollardan birinin ilk adımı olan Büyük Türkiye Partisi’ne bile müsâade etmeyen güçler, eski M.S.P.’nin uzantısı olan bir partiye kolaylıkla müsâade edivermişlerdir. Korkan rejim, hiç korktuğu partiye kolaylıkla serbestiyet verir mi?

 Komünizm Partisine bile müsâade etmeyen sistem, D.İ.B.’i kendi düzenine âlet etmek için bir sürü paralarla kendi kurduğu ve devam etmesinde faydalar gördüğü gibi, mümkün ki, parti konusunda da böyle düşünüyor. Tabii, işi daha fazla sağlama alarak eski Konya mitingi benzeri şeyleri yaptırtmayacak, tekrar ettirmeyecek sözler alarak, kanuni yaptırımları fazlalaştırarak. Yani. Bu demokrasi ve particilik oyununun yasa ve yasaklarını tâğutlar belirlemişler, figüranlar ve kuklalar arasında yeşil renklerin de bulunmasını, hatta arzu etmişler, hiç değilse lütfen müsâade etmişlerdir.

Tabii, demokratik düzen için partiler mutlaka lâzımdır. Yoksa bu küfür rejimi güzelce(!) işlemez. Resmî ifâdeyle “partiler, demokratik parlamenter sistemin vazgeçilmez unsurlarıdır.” Düzen, partilerden vazgeçemez (Müslümanlar vazgeçebilir veya vazgeçmeli midir, ona siz karar verin). Diyanet’in; düzenin koltuk değneği, can simidi olduğu gibi, sağcı ve yeşil renkli D.İ.B. tipli İslâm(!) görünümlü partiler de düzenin ayakta kalması için şarttır. Çünkü muhâlefetini ve muhâliflerini kendi tesbit eden rejim ve iktidarlar, devamlı olarak egemenlik ve iktidarlarını sürdürürler.

Düzen, oy vermeyi, seçime katılmayı, kendi varlığı ve demokrasinin tümüyle yerleşmesi, halka iyice benimsetilmesi için zarûrî gördüğünden oy vermeyenleri, seçime katılmayanları cezâlandırıyor. İstiyor ki, her vatandaş, kendine yakın gördüğü bir partiye oy versin. Versin ki, demokrasi curcunası renkli bir şekilde tüm vatandaşları tahakkümü altına alsın.

Düzeni istemeyenler, daha çok da rejimin bazı küçük esaslarını (meselâ fâiz, 163. madde gibi) tenkit edip ıslahatlar yapılmasını, düzeni güçlendirecek şekilde veya eksiklerini yamayacak şekilde savunsunlar, bu görüşlerini sadece demokratik yollarla dile getirsinler, küfürden medet umar biçimde legal, yani küfür kanunlarına uygun, denetime açık faâliyetler yapsınlar. Böylece şeriat gelecek diye kıyâmete kadar beklesinler.

Müslümanların seve seve kabullendiği, düzenin verdiği rol ve istekleri, müsâade ettikleri bu ve bunun benzeri şeyler. Peki, bu konularda Allah’ın isteği ne acaba?

“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana, tâğûta muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar. Hâlbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a ve Peygamberim hükmüne gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün ki, senden düşmanca bir dönüşle yüzçevirirler.” (4/Nisâ, 60-61). “…

Hüküm (hâkimiyet, egemenlik ve kanun koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (12/Yusuf, 40)    

Kur’an, peygamberlerin tavrını da, bize örnek olması için, açıkça belirtiyor: “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye bir peygamber gönderdik…” (16/Nahl, 36).

Düşünelim ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti? Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz. Mûsâ’yı ve mücâdelesini bir gözönüne getirelim.

Nemrut’un, Firavun’un emrine girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona yardımcı olmayı düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün tâkip edilen yol meşrûdur; yoksa… Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz, ki hakkında

-“Gerçekten Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için size Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz) pek güzel örnek vardır.” (33/Ahzâb, 21)

hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması gereken bu konudaki tavırları… Rasûlullah, her türlü düşmanca tavra rağmen açıkça Allah’a kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye) devam edince, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar.

 Bazı tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet, bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu tekliflere Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin yönetimi Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler.

 Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.” (28/Kasas, 57) diyorlardı.

Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek, yani Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti.

 Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin, Efendimiz’e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel, seni başımıza kral yapalım” teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın kırallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem” diyordu;

Dâvâ hiçbir tâviz ve dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği anlayış, şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim” şeklinde hem de çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti. Müslümanlar çok oy oyununa gelmişlerdi:

Devlete, rejime tâlip olmak ve bunun için Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete, kâfir rejimin idaresine tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların çokça oy verdikleri partilerdeki insanlar yönetici olduklarında İslâm nâmına neler değişmişti acaba?

Değiştiğini düşünelim: İsterse, şeriat 100 esasta toplanmış olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz koparsalar müslümanların 1 tek esası bile küfürden almaları, bir esasta tâviz vermeleri câiz miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir miydi acaba? “Yoksa siz Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?  

Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı, ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.” (2/Bakara, 85).

Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç ve dâvâlarından da tâviz vermeye başladılar: Rejim devam etsin, küçük ıslahatlarla hatta takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan olsun. Hamam ve tas aynı olsun, tallâklar değişsin.

Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti vererek, toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme, sünnetullaha ters olur: “…Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi nefislerini değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez…” (13/Ra’d, 11)

Kâfirler, düzenbazlar, müslümanların da ancak kendi istedikleri sahada, kendi istedikleri metotlarla mücâdele etmelerini istiyorlar. Hâlbuki İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil, müslümanların istediği sahalarda kabul edilir. Her çeşit İslâmî mücâdele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün ise, Firavunların tesbit ve müsâade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği sahada mücâdele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavunlara açıkça cephe almadan, onları nasıl alt edeceklerdir?

Hatırlanmalıdır ki, İmam Humeynî, Paris’teki sürgün hayatından İran’a döndüğünde şah denilen tâğutun son başbakanı Şahpulbahtiyar tarafından uzlaşma teklifiyle karşılaşmış, “parti kur, seçimlere katıl, halk seni istiyorsa iktidarı seve seve sana teslim ederiz, başbakan sen olursun” demişti. İmam’ın, şiddetli tepkisi, uzlaşma teklifini gündemden hemen çıkardığı gibi, bir daha da bu tip tekliflere yanaşmayacağı izlenimini bütün dünyaya ilân etmiş oluyordu. Nice partici kardeşin o zaman hayretle karşıladığı bu tavır, İmamı devlete götürmüş, başarıya ulaştırmıştı.

Aynı tevhîdî çizgide, küfrün hiçbiriyle uzlaşmayan hatt-ı İmam, iç ve dış, doğu ve batı, açık ve gizli tüm tâğûtî anlayışla ve rejimlerle uzlaşmayı aklına bile getirmediği için 8 yıldır tüm dünyaya meydan okuyabiliyor, tarihin hiçbir döneminde bu kadar birleşemeyen haçlı, dinsiz, komünist ve münâfıklarla ve de düzenleriyle en güzel şekilde mücâdele edip, dünyada da başarının yollarının dün peygamberler döneminde olduğu gibi bu uzlaşmasız, tâvizsiz tevhîdî mücâdele ile olacağını, anlamak isteyen her insana anlatıyordu.

İslâm Devleti kurulduktan sonra, İslâmî kanunların çerçevesinde ve şer’î esaslara uyma zorunluluğuna rağmen İslâm’da parti olamayacağı, müslümanların tümünün tek bir ümmet olarak “hizbullah” denilen, fakat demokrasi ile hiç ilişkisi olmayan tek vücut, vahdet eri olmalarının şart olduğunu ilân ediyor, İslâm kanunlarına uygun olan partileri bile, demokrasiye hiç benzenilmesin diye, İslâm’da parti olmaz diye kapatıyordu. Zâten parti ile İslâm’a giden, bu yolla ciddî hizmetler veren dünyada hiçbir örnek gösterilemezdi; aksi ise, dâima olagelen vâkıa idi. Kur’an bu gerçeğe ışık tutar mâhiyette şöyle diyordu:

 “Hepiniz, toptan Allah’ın ipine (dinine, şeriatına) sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın, fırka fırka olmayın…” (3/Âl-i İmrân, 103).

Fırka fırka, hizip hizip olmak yasaklanıyordu. Bu âyetleri bilmiyor muydu bu kardeşler, biliyorlar, hatta başkalarına da okuyorlardı, ama buna rağmen kendi partilerine çağırıyorlardı insanları. Fırkalaşmayı reddeden âyetle, bir fırkaya dâvet ederek çelişkiler sergiliyorlardı.

Osmanlı’nın son zamanlarında ve T.C.’nin ilk yıllarında parti kelimesinin Türkçe karşılığı olarak “fırka” kelimesi kullanılıyordu hatta. “İttihad ve Terakki Fırkası”, “Halk Fırkası”, “Serbet Fırka” gibi. Rabbimiz fırka fırka olmayın demesine rağmen fırkalar, hizipler kendi yaptıklarıyla övünüp tefrikaları hızlandırıyor, ümmetin vahdetine engel oluyordu.

“Onlar ki, dinlerini parçalara ayırdılar, böylece grup grup, parti parti olmuşlardır. Her hizip (her parti), kendindekine güvenmekte, onunla övünmektedir.” (30/Rûm, 32).

Eski Türkçe’de fırka, Arapça’da hizip (hızb) diye karşılık bulan, bugünkü Türkçe’de Avrupa’daki kullanılışı gibi aynen kullanılan “parti” zâten parça demekti. Partinin bu anlamı, âileleri, samimi insanları bile nasıl parçalayıp birbirine düşman ediyor, müslümanlar nasıl parça parça olup, kardeşliğini unutup düşman hale geliyor, bu seçim atmosferinde daha berrak gözükmektedir.

Koalisyon, uzlaşma, tâviz: Tüm partiler için ister iktidarda, ister muhâlefette olsunlar, mutlaka yapmaları gereken kaçınılmaz bir tavırdır. Demokrasi, uzlaşma rejimidir çünkü. Kerhen de olsa, kâfirlerin desteklenmesini veya şartlar gereği; din düşmanlığıyla meşhur bir partinin tüm üyelerini, “namaz kılmayan kardeş” kabul ederek koalisyonlara (MSP-CHP koalisyonu gibi) girmeyi mecbûren gerektirir particilik. Daha önceden, oy toplanırken, açıkça kâfir olduğu ilân edilen herhangi birinin başkanlığı, başbakan veya başyakanlığı kabul edilip onaylanmakla kalınmaz, o kâfirin yardımcılığı, onun emrine girmenin fazileti başarı olarak takdim edilir.

Tâğut ilân edilenlere yardımcılık, muâvinlik cihad aşkıyla yerine getirilir. Düzenin problemleri, ekonomisinin bozukluğu… çareler gösterilerek ıslah edilmesi, en önemli görev kabul edildiği gibi, müslüman-kâfir herkes eşit görülerek, meyhaneci ve komüniste, düzenciye de hizmet götürülmeye, kâfiriyle-müslümanıyla tüm 50 milyonu kardeş kabul etmeye, ayrım gözetmemeye götürür ister-istemez.

 Oy toplamak için diğer partilere benzemeye, onlar ne yapıyorsa, müslümana yakışsın, yakışmasın; câiz olsun olmasın yapılmaya, onlarla s… yarışına girilir. Elbette, çünkü demokrasi uzlaşma rejimidir. Partiler de bu rejimin mecbûrî, gerekli unsurudur. Partiler de bu uzlaşmayı kesinlikle onaylamak zorundadır.

İslâm ise, kelime-i tevhid’deki lâ=hayır kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma olursa Rabbimizin emri cihad ve kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan, tâğutlara isyan ve kıyam olmadan da İslâm devleti, İslâmî değişim ve dönüşüm hayal olur. Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor:

-“(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.” (17/İsrâ, 73-75).

Yine tâvizci anlayışa yukarıda zikrettiğimiz Bakara Sûresi âyet 85 tokat gibi inmektedir. Tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır:

“Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin.” (2/Bakara, 42)

İslâm’ın istediği devlet olmadığında, eğer İslâm’ı temsil iddiâsındaki müslümanlarla küfür düzenleri arasında uzlaşma ve düzenin emrine ve hizmetine girme varsa, devletin istediği İslâm(!) olacak, bu tip İslâm, tâğutların yönlendirdiği, Amerikanvari özellikler taşıyacaktır, tevhîdî özellik değil.

 -“Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği Kur’an hükümlerinin bir kısmından seni şaşırtırlar, vazgeçirirler diye kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüzçevirirlerse bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle onları cezalandırıp, başlarına bir musîbet getirmek istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktır.” (5/Mâide, 49).

 Tam bir açıklıkla, cesâretle tebliğ ve hizmet emredilmektedir:

“Emrolunduğun şeyi çatlatırcasına (tam bir cesâretle ve hiç çekinmeden) açık açık bildir, tebliğ et. Ve müşriklerden yüzçevir (sözlerine ve tehditlerine aldırma). Muhakkak Biz, o müstehzîlere karşı sana kâfîyiz, seni korumaya Biz yeteriz.” (15/Hıcr, 94-95)

Müslümanların dâvet ettikleri partilerin cismi gibi ismi bile İslâmî değil; “Refah Partisi”. Yani; mutluluk, refah, zenginlik, kalkınma, buğday başağı, mide partisi.

Efendimiz’in hadis-i şeriflerini müslümanlar tekrar hatırlamalı ve ona göre davranmalıdır: “Lâ râhate fi’d-dünyâ -Dünyada (mü’mine) rahat yoktur.” Bunlarsa rahat ve refahı baş tâcı ve değer ilân ediyor. Yine Efendimiz’in ifâdesiyle “dünyanın mü’mine zindan, kâfire cennet (gibi) olması” İlâhî bir tecellî olduğu halde, partinin en önemli derdi; ekonomi, ağır sanayii, işsize iş, aşsıza aş… Efendimiz (s.a.s.) Mekke’de tâğutlarla mücâdele edip, sadece Allah’a kulluğa dâvet ederken, Mekke’li muhâtaplarına dedi mi ki:

“Beni lider kabul edin, ben sizin yollarınızı onarayım, açları doyurayım. Bakın Mekke halkı fakir. Bu ülkenin kalkınması lâzım. Bu da şu şekilde olur. Kalkınma, fakirlikten kurtulma, büyük Mekke devleti olmak için şunları yapmak lâzımdır…” gibilerden herhangi bir söz söyledi, müşrik yöneticilere akıl vermeye çalıştı, müşrik devletin idâresiyle uğraştı, veya o idareye o şekliyle tâlip oldu mu? O günkü çalışma, iş, dünya şartlarını ıslah edeceğini mi vaad etti, yoksa çile, eziyet, işkence ve savaş mı, sabır mı vaad etti? İnsanları neye çağırdı?

İkinci Akabe bey’atinde Medinelilerden bey’at alırken, amcası Abbas, hemen atılmış ve Medinelileri uyarmıştı: “Bakın, öyle bir dine giriyor, öyle birini lider kabul ediyorsunuz ki, bu kabul; bütün dünyayı karşınıza almak ve bütün dünya ile savaşmayı göze almak demektir” diyordu. İnsanlar da bunu bile bile Peygamberimiz’in safında yer alıyordu. Efendimiz, dünyalık küçük bir tâviz karşılığında müslüman olmak isteyenleri bile reddediyor, sadece cennet vaad ediyordu; Dünyalık bir şey değil…

Şimdikilerin yolları, sanırım çok farklı. Bırakın savaşı, refah vaad ediyorlar; savaşı, fiilî cihadı, yani tâğutlara kıyâmı vaad etmek ve ona hazırlamak bir yana, hatta komşu ülkelerdeki cihaddan bile rahatsızlık duyuyor, düzen için zararlı görüyor, bu cihadın durmasını (tüm Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi) istiyorlar. Memleketi küçük bir Amerika gibi ekonomisi düzgün, yolu, fabrikası olan ülke yapmak istiyorlar. Zâhiren gözüken bu. Sünnetullah, Allah’ın değişmez kanunu odur ki, müslümanlar çile çekecekler, tâğutlarla mücâdele edecekler, çoğunlukla ülkelerinden sürülecek, işkence çekecekler…

Bu şekilde iman ve ihlâslarını isbat etmiş, imtihanı kazanmış olacaklar, âhiret nimetlerine ve bu arada muhtemelen dünya nimeti olan İslâm devletine Allah’ın bir lutfu olarak hak kazanacaklar. Çünkü devlet bir meyvedir. Hak etmeye bağlıdır.

Efendimiz: “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” buyururken, % 90’a yakını beş vakit namazı kılmayan insanları değiştirmeden devlet istemeye hakkımız ne kadar olacaktır? Belirli sayıdaki insanlar, hakikaten Şeriat’ı istediğini, nefsinde, ailesinde, çevresinde tâvizsiz şekilde yaşayarak isbat edecek ve sonunda şu veya bu uydurma yollarla değil, peygamberler gibi tâğutla mücâdele edecekler. Allah da bu samimi mü’minlere Devlet nimetini, belki onca çalıştıkları Mekke’de değilse bile, Medine’de ihsan ediverecek. Mekkeli müslümanlar ise; “yok, ille Mekke’de devlet olmalıdır, Medine’de olana ben katılmam!” diyemez elbet.

Şeriatçı müslüman, hakikaten İslâm devleti istiyorsa, Hz. Allah, “alın size İslâm devleti!” diye bir nimet verince, “hayır, ille bizim mahallede, bizim sülâlede olursa kabul ederiz” anlayışını sergileyiveriyorlar. O toplum nasıl çalıştı ve hak ettiyse, nasıl tâğutla mücâdele ettiyse, buyrun siz de kendi “şâh”ınıza karşı şahsınızı ortaya atın öyleyse… O da yok.

Biz, Rabbimizin gösterdiği yolda kulluk vazifemizi yapar, hiçbir şeyi O’na şirk/ortak koşmazsak, devlet nimetini Cenâb-ı Hak, bir meyve olarak bize Kendisinin ihsân edeceğini beyan ediyor: “Sizden iman edip sâlih ameller işleyenlere Allah vaad etti: Kendilerinden öncekileri nasıl halîfeler kıldıysa, şüphesiz onları da yeryüzünde halîfeler kılacak, onlar için seçtiği dini (İslâm’ı) kendilerine kuvvetlendirip icrâ imkânı verecek, onları korkularının ardından emniyete kavuşturacaktır.

-Bana ibâdet ederler ve Bana hiçbir şirk/ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra nankörlük ederse, işte onlar fâsık olanlardır.” (24/Nûr, 55).

Bu âyetin tefsirinde Mevdûdî diyor ki: “Burada Allah’ın yeryüzünde halîfelik verme sözünün, adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi, amelde müttakî, sadâkatte içten ve Allah’ın dinine uymada şirkin her türlüsünden uzak ve ihlâslı olanlar için olduğu belirtilerek münâfıklar uyarılmaktadır.

Kendilerinde bu nitelikleri ve İslâm’a yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhâtabı ve lâyığı değildirler. O halde, bu sözde, payları olduğu ümidini beslememelidirler. Bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart: Mü’minlerin her türlü şirkten kaçınarak imanlarında ve Allah’a bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir. Hakiki mânâda bu imana sahip kimseler Allah’tan bir vaad üzeredir ve Allah vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Allah’a karşı savaşanları Allah daha iyi bilir. Müslümanlar, çok olduklarından dolayı değil, Allah’ın nusret ve yardımıyla savaşarak gâlip gelir.” (Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 3, s. 497-499)

Kendi nefsinde ve ailesinde… yaşayabileceğinin en son noktasına kadar Şeiratı yaşamayan, bu noktada yüzlerce tâvizler veren, devlete şeriatı nasıl uygulayacak? Biz, kendi vazifemizi (şirkin hiçbir şûbesine bulaşmayıp tâğutlardan kaçınarak, Allah’a kulluk) yapalım. Allah’ın vaadini beklemeye hakkımız olsun. Tabii ki, tâğutlardan kaçınmanın ve Allah’a kulluğun fiilî cihadsız, yani kıyamsız da olmayacağını bilelim. Onun için biz Şeriat’ı getirmekle değil, zâten 1400 sene önce gelmiş olan Şeriat’ın hükümlerini yaşamakla mükellefiz. Devlet olarak halîfeliği de biz değil, Allah kendi tekeffül ederek, Nur Sûresi, 55. âyetteki şartları yerine getirenlere vaad ederek üzerine alıyor.

Dokunulmazlıkları, makamları, koltukları… yani partinin imkânları olduğu halde, şeriatın adını bile anamayanlar, lâfı eveleyip gevelemek zorunda kalanlar, “İslâm Devleti istiyoruz” demeye bile güç yetiremeyenler, tâğutlardan korktukları için sloganlara bile sansür koyanlar, putları ürkütmemeye özen gösterenler, demokrasinin bir sürü geleneğini yerine getirenler, zâhiren kanunlara teslim olan, hatta kanun koyan ya da kanunları halka uygulatanlar, bu küfür kanunlarının çerçevesinde, kanunları, işgal ettikleri o makamları nasıl devirecekler?

Düşünelim, böyle bir şeye teşebbüs isbat edilebildi mi diye? On iki Eylül sonrası, düzene yardım görevini devamlı ifâde eden Türkeş bile şu kadar yıla mahkûm olurken, “kanunlarınızdan adâlet bekliyoruz” diyen, anayasal düzeni İslâmî eseslarla değiştirme suçundan yargılananların suçları sâbit görülmedi ve beraat ettiler, düzen nezdinde temize çıktılar.

Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa “ehven-i şer”dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise, hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için, esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.

Bunun örneğini 1950 öncesindeki C.H.P.’nin açıkça din düşmanlığı yapıp şerri her şeyiyle temsil ederek İslâm’a ve müslümanlara her türlü baskı ve zulüm yapması neticesinde, düzene hep kuşkuyla bakan, baskıdan dolayı zorla benimser görünen, imkân olsa düzeni devirmek ve ona zarar vermek isteyen, okullarını, askerliğini… beğenmeyip az da olsa tepki gösteren halkın konumunu gözönüne getirebiliriz. 1950’den sonra hak adına, hayır adına değişik sağ partiler veya “ne sağcıyız, ne solcu” diyen parti, kitlelere belediyeleri, Vakıflar Bankası gibi kurumları, resmî okulları, hatta emniyeti, polisi… sevdirmede açıkça şerri temsil eden zihniyetten daha zararlı olmuştur.

Müslümanın devlet dairelerinde işi kolay görülmeyecek, âmir ve memurlar siyaset icabı da olsa müslümana karşı içindeki kin ve zulmü ortaya dökecek ki, İlâhî tecellînin başlangıcı oluşsun. Çile çeken müslüman, zulme uğrayan insan, zâlimlere ve zulüm düzenine cepheyi açsın.

Ehven-i şer, insanları oyalar durur. Düşünelim ki, defalarca iktidara ortak olan sözkonusu ettiğimiz hayır diye takdim edilen ehven-i şer, Şeriatın bir tek haramını bile kaldıramamış, bir farzını bile kabul ettirememiştir. Fâiz, Ayasofya, 163. madde diye dönüp dönüp bunları tekrarladığı halde bu konularda bile bir şey yapamamıştır. Gerçi yapsa ne yazar ki…

Bir insanın veya teşkilâtın “biz peygamberlerden ve Peygamberimiz’den daha kolay, daha kestirme, daha rahat bir yol bulduk. O zâtlar İslâm devletine gitmek için memleketlerinden kovuldular, olmadık zulme, işkencelere mâruz kaldılar, tâğutlarla, maddî güçleri çok az olduğu halde savaştılar, putlara ve tâğutlara boyun eğmeyeceğiz diye nice tehlikelere atıldılar.

Biz ise çok daha kolay yol biliyoruz. Onlar bilememişler. Veya bu devirdeki bu tür kolaylıkların bir benzerini onlar yapmamakla hata etmişler…” dese, bu sözleri söyleyenlere tepkiniz ne olur? Peki, bunları diliyle söylemeyip davranışlarıyla söylüyorlarsa? Öyle ya, “bugün devlete gidiş yolu ancak budur; günümüzün cihadı böyle olur” diyerek rahat koltuklarda nutuk atma, 4-5 yılda bir oy atma, sonra yan gelip yatma: Al sana modern cihad, sen de böyle yap, ol bir mücâhid, sonra bekle, gelsin Şeriat!

Din tamamlanmış, Kur’an’ın ve Sünnet’in ahkâmı Kıyâmete kadar değişmeden uygulanmayı beklemektedir.

-“Bugün kâfirler, dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın, yalnız Ben’den korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip ondan râzı oldum.” (5/Mâide, 3).

Asrımızın en büyük bid’atlerinden biri particiliktir. Kâfirler tarafından Batıdan, önce Türkiye’ye, oradan da İslâm âlemi denilen tâğutların hâkim olduğu hemen tüm memleketlere yayılma gösterdiği gibi, dine hizmet, cihad vs. diye takdim edildiğinden tehlikesi çok büyük bir bid’at olmuştur. Çünkü bid’atin târifi:

Dine, Peygamberimiz’den sonra sokulan herhangi bir şeydir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “(Dinde) Sonradan ortaya çıkan her şey bid’at’tır; her bid’at dalâlettir/sapıklıktır ve sapıklık insanı ateşe sürükler.” (Müslim, Cum’a 43, hadis no: 867, 2/592; Ebû Dâvûd, Sünne hadis no: 4606, 3/201; İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 45-46, 1/17; Nesâî, Iydeyn 22, 3/153) “Allah (c.c.) bid’at sahibinin, orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, (hayır yoluna) harcamasını, şâhidliğini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi dinden çıkar.” (İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis no: 49)

“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” (42/Şûrâ, 21).

Bid’at ve bid’atçılara karşı fıkhî hükümleri de müslümanlar araştırıp öğrensinler.

Müslümanlar! Boş, lüzumsuz, hatta nice yönden zararlı şeylerle vakit geçirip oyalanmayı bırakalım. Dünya inkılâbî hareketlerinin en gerisinde kalan, İslâmî harekette adı bile anılmayan T.C. topraklarında ciddî inkılâbî faâliyetlere girelim ki, şu imtihan dünyasında

-“Rabbimiz’in “Cihad edenlerle oturanları ayırt etmeden cennette gireceğinizi mi sanıyorsunuz?”

(3/Âl-i İmrân, 142) hitâbını ve yine

-“(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara), ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” (2/Bakara, 214).

Bu âyette eşsiz bir faâliyet metodu ve terbiye örneği vardır. Müslümanlara dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve şuurla çalışmak, çabalamak, sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve safâyı, rahat ve eğlenceyi tercih eden nefisten, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz.

Unutmamak lâzım ki; iktidar olmak ayrı, muktedir olmak ayrıdır. Hükümeti ele geçirmek çok önemli değil, devleti ele geçirmek önemlidir. Hükümet, davulu tutar, tokmağı devlet (askerler başta olmak üzere, bürokratlar, holding sahipleri, medyayı elinde bulunduranlar, Amerika ve İsrâil ve de derin devlet) tutar. İnsanlar, milletvekili seçtiklerini zannederler, aslında birer sekreter seçmektedirler.

Uygulatıcılar değildir seçilenler, uygulayıcıdırlar. Bir dâvâ partisi, hiçbir yerde iktidara gelemez. Gelmesi için değişmesi, egemen güçlerin tehlikeli saymaması gerekir. İktidara gelmek için; dinin dışında yollar bulan kalabalıkların çoğunu memnun ederek oy almalısınız ki, o zaman da zâten onların partisi, kitle partisi olmayı kabul etmiş olursunuz. 

Öyle ya, egemenliği kalabalıklar tâyin ediyor, siz de bunu kabulleniyorsunuz. Aslında Türkiye gibi ülkelerde egemenlik, kayıtsız şartsız paranındır. Paraya sahip olan devlet düdüğünü öttürür. Egemenliğin para babalarından kalan tarafı da halkın değil; yahûdilerindir, askerlerindir, medyanındır. Kimin olursa olsun, Allah’a âit olmadığı müddetçe biz bu tür egemenliği istememeli, reddetmeliyiz. Kaldı ki, iktidar olsanız, bir düdük çalınınca işiniz bitecek.

On iki Eylül’de, daha önceki tüm faâliyetler partiye dayalı olduğundan, düdük çalınınca, senelerce faâl gözükenlerden hiçbir faâliyet çık(a)madı. Her şey, tâğutlar tekrar partiye müsâade edinceye kadar durdu. Sonra, sil baştan. 1960’da Adnan Menderes’lere, 1980’de Süleyman Demirel’lere tahammül edemeyen egemen güçler, rejimin askerleri, size nasıl tahammül eder dersiniz? Kaldı ki, uyanın hayâl dünyasından. Görünen köy kılavuz istemez. Büyük, ama çok büyük bir ihtimalle bu seçimde barajı da aşamazsanız ne olacak? (Demirel’e barajlar kralı deniyordu.

 Baraj nasıl yapılırmış Özal gösterdi.) Tüm çalışma, faâliyet, maddî-mânevî fedâkârlıklarınızın hiçbir neticesi olmayacak, boşa gidecek. Yok yok, boşa da gitmeyecek (Özal çok kurnaz) sizin de tâğut kabul ettiğiniz iki büyük partiye dağılacak. O zaman da mı görmeyeceksiniz tümüyle kâfirlere yardım etmiş olmayı. Verdiğiniz oylarla sizin partinizden olmadığı için kâfir ilân ettiklerinize yardım ettiğinizi, onların yaptığı her icraattan kendinizin de mes’ul olduğunuzu o zaman da mı kabul etmeyeceksiniz?

Ama, particilik ille de demagojik yollarla kendini temize çıkarmayı öğretir. Öyle ya, tuttuğunuz futbol takımı daima iyidir. Ona da bir kulp bulunur: “Özal’a ve Keçeciler’e 1977’lerde oy verirken sevaba giriliyordu, şimdi aynı adamlara yine oy verilirse günaha girilir, sakın ha… Ama meselâ Keçeciler, tekrar sizin partiye geçiverirse, o zaman günah sevâba otomatik olarak çevrilir” mantık(sızlık)ları, demagojiler, savunmalar…

Bu ve buna benzer tenkitlerle baştan beri Şer’î delillerle partiye karşı çıkanlar “olsa olsa dış güçlerden besleniyorlar, mutlaka arkalarında yahûdi ajanı vardır” değil mi partici arkadaşım? Ne zamandan beri yahûdi ajanları Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde nakilci oldu da, partici müslüman, bunca delile rağmen ya hevâ ve heves denilen akılcı veya ağabeylerinin yolunun savunucusu oldu, dersiniz?

Neyse… Eski bir şâirin bir şiirini hatırlayalım:

“Muîni zâlimin erbâb-ı denâettir. / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten.”

 (Zâlimlerin yardımcısı ancak alçaklar grubundandır.

Çünkü insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir.)

Bu şiirde başka şey kast edilebilir, ama siz İslâm’a göre “zâlim”, “zâlime yardımcı olmak”, “insafsız avcı” ve “köpek karakterliler”i değerlendirme ferâsetinde olun.

-“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir.” (5/Mâide, 45).

 “Zâlimlere az da olsa meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.” (11/Hûd, 113).

 Bundan önceki âyette de “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (11/Hûd, 112) uyarısı yapılır.

Bu particilik konusunda en önemli problemlerden biri, “elfâz-ı küfür” meselesidir.

Oy vererek seçtiğiniz tüm milletvekilleri: “Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına, Cumhuriyet’i koruyacağına, laikliği ve rejimi savunacağına…” yemin etmekte, nâmusu ve şerefi üzerine söz vermektedir. Hem de bu yemine tüm vatandaşları şâhit tutmaktadır düzen, televizyon kanallarından naklen vermektedir bu yenin denilen küfür sözlerini. Tirmizî ve Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadis-i şerif:

“Bir kimse Allah’ın isimlerinden başka bir şey üzerine yemin ederse şirke düşmüş olur.” Müslim ve İbn Mâce’den bir hadis-i şerif de, “yemin ederken, başka şeye dâir niyet etse, niyeti (nasılsa) sağlam olsa, ne olur?” sorusuna cevap veriyor: “Yemin, yemin edenin niyetine göre değil, ettirenin niyetine göre hüküm alır.”

Ayrıca, parti tüzüğünde açıkça “Atatürk ilkelerine ve partiler kanununa… bağlı kalacağınıza” dair yazılı teminat verme ve kendinize tüzük olarak kabul etme durumundasınız. Parti binalarına putların resmini asacak, zaman zaman, bazı bayramlarda seyranlarda anıtkabirlere gidecek, putların karşısında divan duracaksınız. Cumhuriyet Bayramı denilen, Şeriat’ın kaldırıldığı günleri, 23 Nisanları kutlayacak, Cumhuriyet, demokrasiyi, Allah’ın indirmediği kanunları hazırlayan meclisleri öven beyanatlar vereceksiniz.

 “Atatürk yaşasaydı, bizim partimizden olurdu” diyeceksiniz. Şirk olan düzenin unsurlarına ve düzene sahip çıkan sözler söyleyip uygulamalar yapacaksınız. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyeceksiniz. Küfrün kurumlarına sahip çıkacak, polisini, ekonomisini… güçlendirecek, yıkılası rejimin iskeletine kan pompalayacaksınız.

Bunların İslâmî hükmünü öğrenmek, tâğut adaylarına olduğu kadar, onları en azından oylarıyla destekleyenler için de şarttır. Kolaylık olsun diye ifade edelim: Zikredeceğimiz âyetin tefsirinde bu konuda hüküm mevcuttur.

Meselâ, bakz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 5, s. 3130): “Her kim imanından sonra Allah’a küfrederse, yani kelime-i küfrü (küfür lafızlarını) ağza alır, söylerse -kalbi iman ile mutmain olduğu halde ikrâh olunan hâriç, yani canını veya âzâsından bir uzvunu, telef edilmesinden korkulan bir emir ile ikrâh edilmek (zorlanmak) sûretiyle değil- lâkin küfre sinesini açan, yani ikrâh olunmadığı halde rızâsıyla kelime-i küfrü söyleyen kimseler üzerine Allah’tan bir gazap ve bir de azîm bir azap vardır. Çünkü cürümleri en büyük cürümdür… İkrâh-ı mülcî halinde, yalnız lisânıyla kelime-i küfrü söylemek câizdir.” (16/Nahl, 106 âyeti ve tefsiri).

Gümüşhanevî’nin Ehl-i Sünnet İtikadı adlı akaid kitabının 69 ve 70. sayfalarında aynen şu cümleler yer alıyor: Bir kimse kendi isteği ile elfâz-ı küfürden bir söz sarfeder de, bu sözün küfür olduğuna inanmadığını veya bilmediğini söylerse, bütün âlimlerce kâfirdir. Zira bilmemek özür değildir. Bir kimse zorlama olmadığı halde, dili ile küfrü icap ettiren bir söz söyler ve kalbi de iman ile mutmain olursa yine kâfirdir.

” Diğer akaid, fıkıh ve tefsirlerde de bu konu açıkça beyan edilir. Zorlamanın, yani ikrâhın, mülcî olması, yani ölüm veya uzuvlardan birinin kopacağı kadar bir işkence olmasına ruhsat vardır. Böyle bir şey yoksa bu, zorlama kabul edilmez denir.

“Kelime-i küfrü söylemek için ölüm ve âzânın kesilmesinden başkasında şer’î ruhsat yoktur.” (Mülteka, c. 4, s. 11)

Müslümanlar, zâhire göre değerlendirmek zorundadır. Kalpleri bilen yalnız Allah’ındır. Reagan’ın, Evren’in, İnönü’nü… sözlerine ve davranışlarına (zâhirlerine) göre bakıp müslüman-kâfir diye hüküm verenler, benzeri küfür lâfızlarını sevdikleri şahıslar söyleyince de aynı hükmü vermek zorundadır. Yoksa Efendimiz’in “kalbini yarıp baktın mı?” sözü ile muhâtap olurlar. Önce belirttiğimiz gibi, Mâide sûresi 44, 45, 47. âyetler konusunda da, sevdiklerinizi hangi şer’î ölçüye göre istisnâ edeceğinizi iyi tesbit etmeli ve araştırmalısınız.

Ya  T.B.M.M.  denilen yere ne dersiniz? Yine önce bir âyet-i kerimeden yola çıkalım: “Allah size kitabında (Kur’an’da) şunu da indirmiştir:

-“Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman, o kâfirlerle beraber oturmayın, tâ ki başka söze dalsınlar (başka bir söze geçmedikçe onlarla bir arada oturmayın). Yoksa, orada kalırsanız siz de onlar gibi olursunuz. Şüphe yok ki Allah, münâfıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (4/Nisâ, 140).

Ve bu âyetin bir öncesi:

– “Mü’minleri bırakıp, kâfirleri dost edinen münâfıkları acı bir azap ile müjdele. Şerefi, izzeti kâfirlerin yanında mı arıyorlar? Oysa bütün şeref ve izzet tamâmen Allah’a âittir.” (4/Nisâ, 138-139).

Müctehid ve fukahâya göre: Meselâ kumar oynanan, bira içilen bir kahvede, içkili lokantada, içen veya oynayanların yanındaki ayrı bir masada bir müslümanın çay içmesi, yemek yemesi (yanında, aynı mecliste haramı görüp önlemeye çalışmadığı için) câiz olmuyor, haram oluyor. Bu, harama rızâ kabul ediliyor. Harama rızâ haram olur; Küfre rızâ ise küfür. Yanındaki masada içilen haram olan bira veya şaraba seyirci olmaktan çok daha kötüdür “egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa âit olduğu” küfür ifâdesine -ki, Kur’an hükmüne tümüyle terstir:

-“Hüküm (egemenlik, hâkimiyet) ancak (kayıtsız şartsız) Allah’ındır.” (12/Yusuf, 40)-

Devamlı seyirci olmak. Meclisi düşünün: Kapı gibi (belki de altından dökme) harflerle tüm milletvekillerinin gözüne sokarcasına, kafasına ve kalbine koyarcasına devamlı, tam karşısına bu hükmü diken meclis. Bu mecliste her Allah’ın günü Allah’la ve O’nun diniyle, hükümleriyle alay etmek, O’nu inkâr edip kaale bile almamak, O’nun hâkimiyetini zerre kadar tanımamanın isbâtı olarak; ilâhlık taslanacak, kanun koymaya, teklif edilmeye çalışılacak, düzenin aksayan yönlerine tedbirler alınacak, nice küfür ve şirk olan kelimeler sık sık söylenecek, İslâm’ı temsil etme konumunda gözüken lidere, İslâmî anlayışa düşmanlıktan dolayı açıkça alay edilecek, müslüman da bütün bunlara rızâ gösterip seyredecek. Seyretmeyip ne yapabilir, dersiniz?

Günde binlerce defa değişik ifâdelerle gündeme gelen küfür kelimelerinin hangisine, nasıl tepki gösterecek, hangisi söylenince en azından dışarı çıkacak? Küfür ahkâmının nasıl icrâ edileceği konuşulup, tâğutların Allah’a rağmen kanun koymaya kalktıkları… yerde oturmanın hükmünü müslümanlar mutlaka öğrenmek zorundadır.

Yanlış anlaşılmasın, biz hâricî filân değiliz. Ulu-orta tekfir müessesesinin işletilmesinin, delilsiz olarak, müslümanların birbirlerine, hele grup, hizip ve parti taassubu ile kâfir demelerine şiddetle karşıyız. Biliyoruz ki, karşımızdakine kâfir deyince, o kâfir değilse, söylediğimiz söz bize döner. Biz aşırılığa karşıyız, itidalden yanayız. Hatta mecbur olmadan, ihtilâflı meselelerin, metot tartışmalarının gündeme gelmesini esas düşmanlara karşı gücümüzü azaltacağı için, vahdeti engelleyeceği için tasvip etmeyiz. Evet, küfre düşecek kesin delil olmadan hiçbir mü’mine kâfir demenin câiz olmadığı bilinci içindeyiz.

Amma, Kur’an ve hadis-i şerifler ışığında tevhidî akîde çerçevesinde tüm olayları değerlendirmek zorundayız. Bazı kimselerin hatırına veya ihtilâf çıkmasın diye açık şer’î hükümlere ters olan, küfür veya şirk kabul edilen tavırları sergilemekten çekinmenin de vebal olduğunu bilmekteyiz. Yoksa, Kur’an ve Sünnette bu hükümlerin yer almasına gerek olmazdı. Bu konuda kardeşlere tavsiyemiz; açıkça küfrüne şâhit olmadıkları hiçbir şahsı tekfir etmemeleri, ama şahıs ille de ben Kur’an’ın kâfir dediği sınıflardanım diye diliyle veya tavrıyla diyorsa, ona da mü’min demenin kimsenin hakkı olmadığı anlayışıyla hareket etmeleridir.

Biz falan veya filân şahsı değil, zihniyeti ve grubu İslâm’a göre eleştirdik, İslâm’ın hükmü, küfür denmesini icap ettiriyorsa, ancak onu dedik. Peygamberimiz (s.a.v.) öyle yapardı. Çünkü “münâfıkların alâmeti şunlardır…”, “şöyle yapan şirke düşmüştür”, “şu câhiliyye alâmetidir”, “şunu söyleyen bizden değildir” veya “kâfirlerdendir” gibi genelleme yapar, açık delil olmadan muayyen bir ismi tekfirden kaçınırdı.

Yalnız bu konuda da aşırı gitmemeli, dost-düşman bilinmeli, tebliğ ve dâvet ona göre yapılmalı, tavırlar muhâtabın akîde durumunun bilinmesini gerektireceğinden dolayı, kâfire mü’min demenin de günahı bilinmelidir. Bütün bunlara rağmen, bizim için geçerli olmasa bile, bir te’vil ile İslâmî hükümleri farklı yorumlayan ve açık bir inkâr içinde olmayan kimseleri mü’min kabul etmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Kâfir olma ihtimali olan bir mü’mine kâfir demenin vebalinin, mü’min olma ihtimali olan bir kâfire mü’min demekten daha büyük ve geridönüşlü olduğunu değerlendiriyoruz. Oy verenlerle oy verilenlerin de ayrı değerlendirilmeleri gerektiğini düşünüyoruz.             

Evet, ey müslüman! Seçimler yaklaşıyor. Sakın ha tâğutlardan bir tâğut beğeneyim deme. Tâğutlar, sağcı mı olsun, solcu mu, yoksa millî mi, ayrımına gitme.

Tâğutun tanımını da iyi öğren.

Ne düzeni daha sola götürecek tâğutları, ne de daha güçlendirecek tâğutları…

hiçbirine OY VERME! Oy vermemek, seçime katılmamak, düzenin kanununa göre yasaksa, cezâyı gerektiriyorsa, unutma ki, oy vermek, seçime katılmak da İlâhî kanuna göre yasaktır, cezâyı gerektirir. Cezâlardan birini tercih et.

Dünya cezâsından kurtulmanın birçok yolu da vardır, ama Allah’ı (hâşâ) kandırmanın yolu yoktur. İlle sandığa oy verme için, cezâdan korktuğun için gitmen gerekiyorsa, biraz erkekliğin varsa, yazını biraz değiştirerek oy pusulasına ya “Ve men lem yahküm … ” âyetinin meâlini veya “hiçbir tâğuta oy yok!” ifâdesini veya bir benzerini yaz, T.C.’nin mührü yerine, oy pusulasına böylece tevhid mührünü vurmuş ol.

-“İman edenler Allah yolunda mukatele eder, savaşır. Küfreden kâfirler de tâğut yolunda savaşır. O halde siz şeytanın dostları ile savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76).

-“İyi bil ki hâlis din ancak Allah’ındır. Ondan başka, kendilerine birtakım dostlar edinenler de şöyle diyorlar: ‘Biz onlara ibâdet etmiyoruz, ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye yapıyoruz’ derler. Elbette Allah, onlarla mü’minler arasında, ihtilâf edip durdukları şeyde (din hususunda) hükmünü verecektir. Muhakkak ki Allah, yalancı olan, kâfir olan kimseyi doğru yola, hidâyete iletmez.” (39/Zümer, 3)

Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenlere gelince, onlar için müjde vardır. O halde kullarımı müjdele! Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerini hidâyete eriştirdikleridir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.” (39/Zümer, 17-18)

Bırakın seçimi, geçimi; haydin, görev başına! Hayye ale’l-cihâd!      (Kasım 1987)

                                              AHMET KALKAN

FACEBOOK ÜZERİNDEN

https://www.facebook.com/notes/ahmed-kalkan/se%C3%A7im-t%C3%A2%C4%9Futlardan-t%C3%A2%C4%9Fut-be%C4%9Fenme/10150194419103437

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s