-HER KARANLIĞIN BAĞRINDA BİR FECR SAKLI- "İM JEDEN DUNKELHEİT VERSTECKT EİN SONNENAUFGANG "

-İLAÇ GİBİ YAZILAR-“Demokrasiyi ve Oy Vermeyi Savunanların Çürük Argümanları -1-

AHMET KALKAN

GİRİŞ;

Demokrasiyi ve seçimlerde oy vermeyi savunmak, giderek bizim mahalleyi ciddi boyutta sarsacak bir konu haline dönüştü. Güzel istisnâlar dışında kimse, Kur’an’dan yola çıkarak tezini savunmuyor. Kur’an’da hiçbir delil bulamayan tavizci zihniyet, eskiden beri varsa-yoksa “Hılfu’l-fudûl, Rumların gâlibiyetine sevinmek, ehven-i şer, Habeşistan’a hicret ve Hz. Yusuf’un idareciliği”ni Kur’an’a ters yorumlayarak Kur’an’daki muhkem âyetlerin karşısına delil gibi çıkarmaya çabalıyor.

Hemen her tavizkâr konu için ve her yönüyle istismar edilip Kur’an bütünlüğüne ters şekilde yorumlanarak bu üçü-beşi geçmeyen argüman, joker olarak her bâtılın kapısını açan çilingir rolünü üstleniyor. Meselâ hılfu’l-fudûl’a neyi nasıl benzetirseniz tamam, delil bulmuş oldunuz, o şey İslâmî oldu. İsterse Kur’an’ın onlarca âyetine ters olsun. Benzemese bile demagoji ile benzetin yeter…

“Hudeybiye, Hılfu’l-fudûl ve Hz. Yusuf’un idareciliği, Rumların kazanmasına sevinmek, maslahat, zaruret, hizmet ve ehven-i şer”; Din bu kavramlardan ibaret sayılıyor artık. Tevhid, şirk, tâğut, cihad, imtihan, âhiret, cennet-cehennem, velâ ve berâ gibi kavramlar sanki Batılı bir tüketim malzemesi gibi görülüyordu ki, modası geçti kabul ediliyor.

Artık bu kavramlar İslâmcı geçinen nice insanı bırakın heyecanlandırmayı, hiç etkilemiyor bile. İnsanımız İslâmî konuları bile artık seküler kavramlarla gündemleştirmeyi tercih ediyor. Kur’an ve Sünnetten delil getirmek yerine, insanlar mantık oyunları ve kâr-zarar hesaplarını tercih ediyor.

Bir genç kızımız “maslahat” icabı başını açıyor, böylece haram helâllaşıveriyor. Bir de üniversitede başı açık da olsa okuması “hizmet” amaçlı olarak takdim edilince helâl olmakla kalmıyor, sevap müjdesi de alıyor. “Eviniz yoksa ‘zaruret’tir, bankadan kredi alabilirsiniz, hiçbir sakıncası yoktur” fetvaları, haram denizinde boğulma durumundakilere can simidi olarak uzatılıyor.

Aklınıza ne kadar büyük günah ve hatta şirk eylemi gelirse gelsin, “ehven-i şer” damgası vurulunca iş hallolur; damga tutmadıysa, “hılfu’l-fudûl”; benzemediyse “Hz. Yusuf’un idareciliği” ile örülmüş bir laf salatası; daha tutmadıysa, “oy vermeyin de koyverin mi diyelim” bilimselliği… Efendim, “maslahat icabı”, “ne yani şerrin ehvenini (küçük şerri) desteklemeyelim de büyük şer mi başımıza belâ olsun?” gerekçesi; tüm tevhidî ve Kur’ânî referansları geçersiz kılacak “tarihselci” anlayış(sızlık)tan beter bir işlev görüyor.

“Doğru, âyet öyle diyor, ama…” diye başlayan teslimiyetçi değil kaytarmacı yaklaşım herkesin dilinde. “Düzeni reddediyoruz, partilerin İslâm’ı getireceğine inanmıyoruz, ama anayasayla ilgili referanduma ve seçimlere katılıp oy vermeliyiz” şeklinde bir tavrın ne kadar tutarlı ve mantıklı olduğu seküler ifadelerle, ama gerekli görüldüğü yerlerde “Hılfu’l-Fudûl, maslahat…” gibi kavramlar joker olarak kullanılacak tarzda görüşler oluşturuluyor.

Bu bir savrulmadır. Bu, kimliğini inkârdır. Bu bir ılıman İslâm projesinin belirli oranda tuttuğunun göstergesidir. Bu bir hedef sapmasıdır. Etken olamayanların edilgenliği tercihidir. Bu, baskın halde akan selin önünde çerçöp konumuna düşmektir. Bu, câhiliye denizine düşenin şirk yılanına sarılmasıdır. Aynı delikten defalarca ısırılmadır. Bu helâki istemek, intihara niyet etmektir.

“Kimi dernek ve vakıflar kimliklerini koruyor, düzene muhalif tavırlarını hâlâ sürdürmeye çalışıyor, meselâ şu kuruluş” derken; bakıyorsunuz ki, o da uzlaşmacı kervana katılıvermiş. Demek ki dernek ve vakıflar, cemaatleşme yerine sivil toplum kuruluşu olma misyonunu üstleniyor. Karşılığını peşin olarak alıyor: Hormonlu şekilde büyütülüyor, imkânları genişliyor. Bedelini de ödüyor ve etrafındaki dâvâ insanlarını “ılıman İslâm” anlayış(sızlığ)ına sürükleyerek merkeze yönlendiriyor, sağcılaştırıp pasif ve edilgen hale getiriliyor.

Bu girişten sonra, demokrasiyi savunanların veya savunmadığı halde oy verilmesini gerekli görenlerin sağlam kulp sanıp delil diye sarıldıkları pamuk iplikleri cinsinden argümanlarını tek tek ele alıp tahlil edelim.

1- Hılfu’l-Fudûl

 

Hılfu’l-Fudûl’la Günümüz Yönetiminin Benzer Hiçbir Yönü Yoktur!

Kur’an’da hiçbir delil bulamayan tavizci zihniyetin, Hılfu’l fudûl uygulamasını istismar edip Kur’an’a ters yorumlayarak muhkem âyetlerin karşısına delil gibi çıkarmaya çabaladığına şâhit oluyoruz. Hılfu’l Fudûl’a neyi nasıl benzetirseniz tamam, delil bulmuş oldunuz, o şey İslâmî oldu. İsterse Kur’an’ın onlarca âyetine ters olsun…  

Rasulullah’ın “Ben ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim” dediğini Ahmed bin Hanbel rivayet ediyor. Risalet görevi boyunca buna benzer bir oluşum olmuş mu?

Hayır! İslâm devleti, zaten zulmün her çeşidini, başta en büyük zulüm olan şirki temelden kaldıran ve onunla en güzel şekilde mücadele eden bir sistemdir. Medine’de de, Mekke’de de Peygamberimiz ve Müslümanlar hılfu’l-fudûl benzeri bir kurum oluşturmamışlardır. Nebevî metodda böyle bir uygulama yoktur. İslâmî bir yapıda böyle bir kuruluşa ihtiyaç yoktur, gerek duyulmamıştır.

Hılfu’l-fudûl, İslâm’ın ortaya çıkarttığı bir kurum değildir. İslâm’ın Medine dönemindeki toplumu ıslah için kurumu “Câmi” ve ashâb-ı suffenin yetiştiği “Suffe Okulu”; Mekke dönemindeki ıslah kurumu ise “Dâru’l-Erkam”dır. Müslümanların, Nebevî metoda riâyetleri bu kurumlara benzer kurumlarla olacaktır.

Peygamberimiz, aynı şartlar olacak olsa, zulmü engelleyecek başka hiçbir kurum, alternatif çözüm olmayacak olsa, yine câhiliye hüküm sürse, İslâmî kurumlardan hiçbiri olmamış olsa, yani tümüyle aynı şartlar olsa, zulmü engellemenin tek yolu, hılfu’l-fudûl olsa, bugün yine aynı şeyi yapardım, diyor. Mekke’de başka türlü zulmün önlenemediği, başka bir çözüm bulunamadığı bir konumda, zulmün önüne geçip mazlumların haklarını vermek amacıyla bir kuruluş şartları her yönüyle olsa yine mazlumun haklarını savunurdum, demiş olur.

Kur’an ve Sünnet en küçük çapta referans alınmadan ve Allah’ın indirdiği hükümlerle insanların yönetilmeyip en büyük zulüm olan şirkin egemenliğindeki yönetimin, sırf zulmü engellemek üzere oluşturulan bir kuruluşla (Hılfu’l-fudûl’le) ne benzerliği olabilir? Hangi zulümleri ortadan kaldıracak zulüm düzeninin zulüm meclisi ve onun hükümeti?

Kur’an, şirkin en büyük zulüm olduğunu ifade ediyor (Bkz. 31/Lokman, 13). Tümüyle şirk üzerine oturan meclis ve hükümet, şirki nasıl kaldıracak? Hılfu’l fudûl, insanlara teşrî dayatmıyor, küfrün yasalarını kabul etmelerini halktan istemiyordu. Onun tek görevi vardı; o coğrafyada zâlimleri zulümden alıkoymak. Hükümet kurma yetkisini seçimle halktan alan ve İlâhî kanunları hesaba katmadan kendi hevâ ve görüşlerinden çıkardıkları kanunlarla hükmeden iktidarlar, hangi zulmü engellemekte ve hangi zâlimleri nasıl ve ne şekilde cezalandırmaktadır?

Eski şekliyle, referandumla değiştirilen maddeleriyle, seçim sonrası yeniden oluşturulacak haliyle anayasa, başka türlü zulmün önlenemediği bir durumda mazlumların haklarını savunmak için oluşturulmuş veya tümüyle bu görevi yapacak denilebilir mi? Anayasa maddeleri; laik, demokratik, Batılı, beşerî ideolojiler istikametinde Kur’an’ın gündemleştirdiği şekilde zulüm kabul edilmesi gereken tâğutî ilkelerdir.

Bu düzenin hükümetleri de Allah’ın indirdiğiyle hükmetme durumunda değildirler ve en küçük çapta böyle bir vaadi dillendirmezler bile.

Kur’an’a göre iki çeşit yönetici tipi vardır. Birincisi, bizden olan (bizim gibi muvahhid ve Kur’an’a teslim olan) “ülü’l-emr”dir (4/59) ki, bu yöneticiye halife, imam, emîru’l-mü’minîn, İslâm Devlet Başkanı da denir. İkincisi ise “tâğut”tur (2/256; 4/60 vb.). Birincisine Kur’an’a ve Sünnete uyduğu müddetçe itaat farz iken, ikincisine itaat (onu onaylamak, reddetmemek), kişinin imanını giderecek bir itikadî problem kabul edilir.

İkinci tip yöneticiyi reddetmek, küfredip inkâr etmek, Allah’a iman ve kurtuluş açısından şart kabul edilmiştir (Bkz. 2/Bakara, 256). Kur’an, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim, dolayısıyla Allah’ın indirdiğinin dışındaki hükümlere zulüm demektedir (Bkz. 5/Mâide, 45). Yine, şirkin en büyük zulüm olduğunu belirtir (Bkz. 31/Lokman, 13). Zulüm, zulmü nasıl önleyecek?

Kendisi zulüm olan bir şey, zulmü kaldırmakla görevli bir kuruma nasıl benzeyebilir?  Kur’an’ı referans almayan anayasa, anayasal düzen ve bu doğrultudaki meclis ve hükümet, Mekke’deki kurumlardan birine benzetilecekse, ancak “Dâru’n-Nedve”ye benzer. Çünkü her ikisi de yönetim tarzı, yönetim ilkeleri ve yönetim yeri ile ilgilidir; hem de her ikisi de câhiliyenin kurumudur; İslâm’ın değil. Bilindiği gibi, Dâru’n-Nedve, İslâm’dan önce Cahiliyye döneminde Mekkeli müşriklerin toplantı, hüküm koyma ve karar alma yeri, yasama meclisidir, câhiliyye düzeninin parlamentosudur.

Parçacı yaklaşım, körlerin fili tanımlaması gibi parçayı bütün sanma gafletidir. İnsanın vücudundan kopmuş bir parmağına “insan” demek, kopuk parmağı insan diye tanımlamak kadar yanlıştır. Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır. Tek bir olayı ya da bir hadis rivâyetini Kur’an ve Sünnetin genel hükümlerinin zıddı istikamette yorumlamak cehalet ve gaflet değilse, ciddi bir hiyânettir.

Her şeyden önce bu iki hususun birbirine benzetilmesinde elma ile armudun karşılaştırılması gibi büyük bir yanlışlık var. Biri sadece zulmü engelleme için kurulmuş bir kuruluş, diğeri ise bir yönetimin ilkeleridir, hatta inanç ve yaşama tarzıdır. Demokrasi, eğer ilk câhiliye dönemindeki kurumlardan birine benzetilecekse, bu hılfu’l fudûl değil; Dâru’n-Nedve olmalıdır.

Hılfu’l Fudûl sadece zulme engel olmak için kurulmuş ve bu tarzda uygulama yapmıştı. Şirk en büyük zulüm olduğu için ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler zâlim (5/Mâide, 45) ve İlâhî hükümlerden başkasıyla hükmetmek tuğyan ve zulüm olduğundan; demokrasi, bırakın zulmü kaldırmayı, kendisi bir zulüm düzenidir.

Hılfu’l-Fudûl

Hılfu’l-Fudûl; Zulme karşı İslâm öncesi Arapların yaptığı Hz. Peygamber’in de katıldığı antlaşma demektir. Mekke’de hiçbir yabancı ve yerli kimsenin zulme uğramasına meydan verilmemesi, hakları alınıncaya kadar mazlumların yanında hareket edilmesi yolunda karar alıp uygulayan erdemliler hareketidir.

“Fadl’lar Andlaşması”na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasul-i Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah b. Cud’an’ın evinde yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and kırmızı tüylü bir deve sürüsüne sahip olmaktan daha sevimlidir. O zaman Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak kadar suya sahip oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and içmişlerdi. Ben ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim.” (Ahmed b. Hanbel, I,190, 193).

Hılfu’l Fudûl ve benzeri konularda tek bir rivâyetten hareket ederek, Rasûlullah’ın tutum ve davranışının (sünnetinin) nasıl olabileceğine ilişkin hüküm vermek, isabetli olmayacaktır. Bunun yerine, tebliğ sürecinin tamamına bakmak, siyasî/nebevî çizgiyle bu olayın alakasını kurmak maksada erdirici olacaktır. Kaldı ki,  Rasûlullah’ın İslâm döneminde hılfu’l-fudûl konusundaki sözü, nihayetinde âhad haberdir, mütevatir değildir ve sübut açısından da zannilik taşır.

Bununla beraber, Rasûlullah’ın hılfu’l-fudûlü, rivayet edildiği tarzda tasvip ettiğini var sayarak, değerlendirmemizi ona göre yapmak durumundayız. Bu değerlendirmeyi yerinde yapabilmek için bir de sivil toplum kavramına eğilmemiz gerekmektedir.

Demokratik kültürde ‘insan hakları’ esastır. İnsan hakları, özgürlük, hümanizm, rasyonalite v.b. bölünmez bir bütünü oluştururlar. Demokratik açıdan, Din’in (İslâm’ın) diğer insanlara tebliğ edilmesi gibi bir niyet, bağışlanabilir bir teşebbüs değildir, absürddür. Çünkü tebliğ, davet edilen kişinin kâfir olarak algılandığı anlamını içkindir. Bu ise evrensel insan hakları anlayışına aykırıdır ve onları ötekileştirmeye kimsenin hakkı olmadığı iddia edilir.

Beşerî anayasalar ve demokratik düzenler, ‘öteki’ diye bir şey tanımaz. Kimse ötekileştirilemez. Vatandaşlar anayasa nazarında eşittir. İslâm’da ise insanlar mü’min, müşrik, Müslüman, kâfir, fâsık gibi inanç gruplarına ayrılır. İslâm açısından mü’minler / Müslümanlar doğru yolda, diğerleri ise bâtıl yoldadır.

Beşerî anayasalarda ve demokraside ise; insanların inanma ya da inanmama özgürlüğü vardır deniyorsa da, aslında tamamen ‘inanmama özgürlüğü’ güvence altına alınmaktadır. Demokratik hak ve özgürlük anlayışı, gayri Müslimlerin her türlü inançsızlık, ahlaksızlık, içki, kumar, fâiz, her türlü cinsel sapkınlık, her türlü ‘giyim’ değil, her türlü çıplaklık ve teşhircilik; plajlar başta olmak üzere, her türlü eğlence; güzellik yarışmaları ile, kadının şeref ve haysiyetini metalaştırıcı, beş paralık bir cinsel paçavraya dönüştürücü her türlü sapkınlığını hem meşru sayar, hem de güvence altına alır. Bu anayasaların İslâm’la temelden çeliştiği ise gayet açıktır.

Muhammed (s.a.s.) Peygamber olarak Allah tarafından görevlendirildiği andan itibaren, hiçbir ‘sivil’ vasfı kalmamıştır. O artık, bütün Mekke halkını ‘öteki’ olarak gören; toplumun akidevî, ekonomik, ahlakî, siyasî temellerini, kelimenin tam anlamıyla dine dayandıran ve ileri aşamada bu vasıfta bir devlet kurmayı hedefleyen bir siyasî kişidir.

Peygamberimizin, İslâm döneminde “yine çağrılsam yine öyle bir kuruluşa katılırım” sözü, hılfu’l-fudûlün kendi döneminde, kendi şartları içerisinde iyi bir teşebbüs olduğunu teslim etme anlamına gelmektedir. Yani Peygamber (s.a.s.), geçmişte yaptıklarından pişmanlık duymayı gerektirecek bir durum olmadığını ifade etmiş olmalıdır.

Yoksa onun bu sözü, Mekke’de kendisi Peygamber iken yine öyle bir teşkilat kurulsaydı, derhal ona katılacağı, ama İslâm’ın tebliği gibi yüzde yüz siyasî, doğrudan Mekke yönetiminin kalbini hedef alan bir topyekün kıyâm hareketini erteleyeceği veya hareketinin siyasî boyutunu öne çıkartmayacağı(!) gibi bir anlama gelemez.

Böyle bir anlamın var olduğu iddia edilirse o zaman şu soru akla gelir: Rasûlullah’ın (s.a.s.) etrafında, hılfu’l-fudûl benzeri bir teşkilat oluşturacak kadar insan vardı. Bunu pekâlâ yapabilirdi, neden böyle davranmadı da, tebliğe devam etti?

Hılfu’l-fudûl dönemindeki Muhammed (a.s), İslâmî tebliğle muvazzaf Muhammed (a.s) değildi; hılfu’l-fudûl benzeri bir örgüt yeniden kurulsa bile, Muhammed (s.a.s.) aynı o günkü ‘sivil’ ölçüler içinde kalamazdı. Nitekim Mekke’de Müslümanlara yapılan işkenceler, hakaret ve küfürler, evlerinin yağmalanması, üç yıl süren ekonomik ve sosyal boykot, hılfu’l-fudûl gibi teşkilatların kurulması için gayet olgunlaşmış koşullar değil miydi? Ama artık ‘sivil’ faaliyetlerin zamanı Muhammed (s.a.s.) için çoktan geçmişti.

Hılfu’l-fudûl bir hak arama örgütüydü. Peygamberimiz 610 yılı Ramazan ayından itibaren artık bir ‘sivil-hak arayıcı birey/vatandaş’ değil, bir Peygamber, bir siyasî lider, yepyeni bir toplum inşa edici bir dâvâ adamıydı. Onun şimdiki dâvâsı, hak aramaktan çok daha büyük, daha kapsamlı ve daha ciddi bir işti.

İslâm, kendinden başka hiçbir din, düşünce ve hayat görüşünü meşrû saymaz. Bir şey ya İslâm’dır ya da küfürdür. İslâm, başkalarının haklarına saygı; öteki’ne saygı, çoğulculuk, hoşgörü, diyalog, interaktif ilişki gibi sloganlarla, İslâmî akidenin sulandırılmasını, İslâmî siyasî duruşun za’fa uğratılmasını asla kabul etmez.

Allah, Elçisine, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din tamamen Allah’a has kılınıncaya kadar kâfirlerle savaşmasını emretmektedir. (2/Bakara, 193; 8/Enfal, 39). Kur’an’ın bu çağrısı hiçbir beşerî anayasa doktrinin hiçbir yerinde kendine bir yer edinemeyeceği gibi, hiçbir İslâm dışı düzen bu duruşa razı olamaz ve hiçbir ‘hılfu’l-fudûl’ tecrübesi bu inanç ve amelle bağdaşamaz.

 “De ki ey kâfirler!” diye başlayan ve“Ben sizin taptığınız ilahlara asla tapmam!” diye devam eden, “cehenneme kadar yolunuz var!” anlamına gelecek tarzda, “sizin dininiz size, benim dinim de bana!” ültimatomu ile biten, ayrışmacı, meydan okuyucu çağrının neresinde hılfu’l fudûl ve hevâdan kaynaklanan anayasal anlayış bulunduğu, izah beklemektedir…

Sonuç olarak, İslâm’ın bir “din” olarak nasıl yaşanacağı, nasıl tebliğ edileceği, İslâm’ın neye tâlip olduğu, neye tâlip olmadığı tamamen onun kendi içinde belirlidir. İslâm başka hiçbir ideolojinin sığıntısı olamaz. Hiçbir ideolojinin kavramları ve kurumlarıyla İslâm açıklanamaz, tanımlanamaz. İslâm hiçbir kâfir ideolojinin dayattığı koşullarla uzlaşmaz. İslâm’ın şerefli peygamberler silsilesi, İslâmî hayatın ve İslâmî tebliğin en mükemmel örnekleridir. İslâm dışı siyasî bir sistemin açık kapılarından girilmek suretiyle nebevi bir tebliğin yapıldığı da hiçbir zaman görülmemiştir.

 

  2-  Yusuf (a.s.), Maliye Bakanı mı, Yoksa Mısır’ın Tüm İdaresi Elinde Olan Biri miydi?

 

Tâğutun Hükümleriyle Hükmeden Biri mi, Yoksa ‘Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır’ diyen Biri mi idi?

Karmaşık bir rüya gören melikin rüyasının yorumu hususunda ileri gelenlerden yardım istemesi ile Yusuf Peygamber’le hapiste kalan kişi, şeytanın kendisine unutturduğu Yusuf’u hatırlayarak ona melikin rüyasının te’vili için başvurur. Yusuf (a.s.) tarafından yapılan yorumu beğenen melik, Yusuf’un zindandan çıkarılması için emir verir. Ancak bu aşamada beklenilmeyen bir durum ortaya çıkar.

Yusuf (a.s.) zindandan kurtulmaktan ziyâde, kendisine atılan iftirâdan kurtulmak için gayret eder ve şu teklifi yapar: “Melik: ‘onu bana getirin’ dedi. Elçi, Yusuf’a vardığında Yusuf elçiye: ‘Efendine dön de ellerini kesen kadınların durumunu sor. Doğrusu Rabbim onların tuzaklarını çok iyi bilmektedir’ dedi.” (12/Yûsuf, 50)

Bunun üzerine melik bu olay hakkında bir soruşturma yapar. Yusuf (a.s.)’a iftira edildiğini birinci elden öğrenmiş olur. Böylece hem Yusuf’un suçsuzluğu ve hem de emin vasfı melik dâhil herkes tarafından tescil edilmiş olmaktadır. Eğer bu durum üzerinde durulmamış olsa idi, belki de ileride yeniden iftira hortlatılacak, vahy ve onun temsilcisi rasul de bu açıdan suçlanılmaya çalışılacaktı.

“Melik: ‘Onu bana getirin, yanıma alayım’ dedi. Onunla konuşunca: ‘Bugün yanımızda sağlam ve güvenilir bir yere sahipsin’ dedi. Böylece Yusuf’u oraya egemen kıldık, orada dilediği gibi davranırdı.” (12/Yûsuf, 54-56). Kıssanın bu varyantında Kur’an’da anlatılan peygamberler içerisinde, Yusuf’un. (a.s.) hâricinde gündeme gelmemiş olan ilginç bir olay anlatılmaktadır. Nitekim bu vâkıa, Yusuf (a.s.)’dan sonraki vahiy muhâtapları tarafından üzerinde önemle durulmuştur. Şimdi bu konuda dikkatimizi çeken hususlara değinelim:

a- Kıssanın anlatımı içerisinde, melikin adının geçtiği tüm âyetlerde ondan olumlu bir biçimde bahsedilmektedir. Oysa Kur’an, daha sonraki Mısır yöneticisini “Firavun” olarak isimlendirmektedir. Firavun kelimesi, “fer’ane” ve “tefer’ane” fiilinden türemiştir. Bu iki fiil, büyüklendi, ceberut sahibi ve azamet sahibi oldu, ulaşılmaz bir güce erdi anlamına gelmektedir. Hâlbuki Yusuf (a.s.) zamanındaki yönetici olumlu (olabilecek) bir isimlendirme ile “melik” (kral) olarak adlandırılmaktadır.

b- Kur’an’da anlatılan peygamber karşıtı yöneticiler peygamberlerle gerek fikrî, gerekse fiilî mücâdele halindedirler. Peygamberlerin getirdiği vahiy hemen alelacele reddedilir. Karşı propagandalarla ona tâbi olanlara işkence, sürgün ve ölümler uygularlar. Oysa Yusuf kıssasının anlatımında, peygamberin çağdaşı melik’e ve ileri gelenlerine ait vahiy ve peyamber karşıtı olumsuz tavırlar bulunmamaktadır.

c- Bilakis Yusuf (a.s.) melik tarafından eziyetten kurtarılmakta, peygamberin aklanması temin edilmekte ve görüşlerine itibar edilmektedir. Mısır’a geldiğinde, azize satılmasıyla birlikte köle statüsüne giren Yusuf Peygamber’in bu statüden kurtulmasını da melik sağlamış olmalıdır.

“Melik: ‘Onu bana getirin, yanıma alayım’ dedi. Onunla konuşunca: ‘Bugün yanımızda sağlam ve güvenilir bir yere sahipsin’ dedi.” (12/Yûsuf, 54). Bu âyet-i kerimede anlatılanların bir benzeri, Kur’ân-ı Kerim’de bahsi geçen diğer peygamberlerin kıssalarında anlatılmamaktadır. Peygamberle görüşen melikin, Yusuf’un (a.s.) ona iletmiş olacağı vahiyden habersiz olması mümkün değildir. Ama toplumunu ve konumunu câhilî yapıdan arındıracak sahih bir kimliğe ve ölçü bütünlüğüne de sahip değildir. İhtimal ki, âdil bir yönetimden yanadır; ama yetersiz ve dalâlet içindedir ve sonunda melik, Yusuf’a tâbi olmuştur.

Çünkü peygamber bu görüşmenin akabinde ondan yönetimi istemektedir. Eğer melik Yusuf (a.s.)’a karşıt olsa, peygamber ondan böyle istekte bulunmazdı. Melik de Peygambere ve söylediklerine karşı olsa, bırakın ona yönetimi teklif etmeyi, hapisten ya çıkarmaz ya da geri yollardı. Ve bu karşılaşmanın anlatımı; Mûsâ (a.s.) ile Firavun arasındaki karşılaşmadaki gibi, Peygamberin vahyî tebliği, Firavun’un da hem peygamberi hem de Allah’ı inkâr ettiği konuşmaları kapsayan Mûsâ kıssasının anlatımı gibi olurdu. Hâlbuki öyle değildir.

d- Yusuf’un (a.s.) yönetim talebinden sonra, melik ve ileri gelenler hakkında hiç bahsedilmemesi Mısır yönetiminin tamamen Yusuf Peygamber’e bırakıldığının göstergesi olmalıdır.

e- Dünyada hiçbir düzen bu şekilde el değiştirmemiştir. Karşıt güçlerin birbiri ile fikrî ve fiilî bir çarpışma olmaksızın yönetim bırakması mümkün olmadığına göre; Yusuf ile melikin inançlarının pekişmesiyle yönetime daha ehil olan Peygamberin geçmiş olması akla yatkın gelmektedir. Böylece Yusuf’un (a.s.) yönetiminde iken aldığı tedbirlerle, melikin rüyasının te’vili gerçekleşmiştir.

f- O halde Mısır yönetimi (melik ve ileri gelenler) İslâm’ı kabul etmiş ve Yusuf’u (a.s.) da İslâm’ın hayata tatbikini gerçekleştirmek üzere yönetime getirmiştir.

g- Eğer melik ve ileri gelenleri müşrik kabul edip Yusuf (a.s.) da onların idaresinden bir bölümüne tâlip, meselâ Hazine Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Tarım Bakanlığı gibi bir bakanlık sahibi kabul edilirse, -ki maalesef çoğu çağdaş yorumlar bu yöndedir- bu hilkat garibesi yapının vahyin mantığına ters olduğu ve emsâl olmasının gündeme gelebileceğinden dolayı daha sonra anlatılan kıssalar ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatının bölümlerinde de bu yapıya benzer pragmatist uygulamalara rastlamamız gerekirdi.

“Gel seni başımıza kral yapalım!” tekliflerine Peygamberimizin can atması gerekirdi. Oysa yöneticilerin kendi yönetimleri içerisinde yer alma tekliflerine peygamberler her zaman rest çekmişlerdir. Rasuller vahyin kabulüne ya da Allah’ın isteğine kadar mevcut yönetimlerle mücâdele etmişlerdir.

h- “Böylece Yusuf’u oraya egemen kıldık, orada dilediği gibi davranırdı.” (12/Yûsuf, 56) âyeti Yusuf’un (a.s.) yetki ve yönetiminin büyüklüğü hakkında yeterli bilgi vermektedir. Ülkede egemen olan ve dilediği gibi (tabii ki vahye göre) davrandığı belirtilen birinin bir başka yönetici ile beraber bu şekilde egemen ve dilediği gibi davranan biri olarak vasıflandırılması nasıl mümkün olur?

i- Kaldı ki, bir sistemin yürümesi; düzene hâkim olanların ülkenin kaynaklarına (hazâinu’l-ard) egemen olmasını gerektirir. Bu kaynakların işletilmesi ve geliri ile düzen işleyecektir. Pek tabiidir ki bu kaynaklara sahip olmakla ülkenin düzenine ait diğer kaynaklara hâkim olmak birliktelik gerektirir. “Melik, ülkenin Hazine veya Maliye Bakanlığı gibi parasal kaynaklarını Hz. Yusuf’a (tevhidî düşünceye) devredip kendi de diğer devlet işleriyle (şirk inancıyla) meşgul oluyordu” gibi kabul ve iddiâ, sistem işleyişi açısından mantıksızlıktır.

Bu hususta; Firavun, Hâmân, Karun üçlüsünü örnek verebiliriz. Bu üç “kişilik” de aynı zihniyetin ürünü (şirk) ve bu zihniyetin egemen olduğu sistemin tüm değerlerinin sahibidirler. Tevhidî düşünce önderinin getirdiği vahye ve onun rasûlüne karşı çıkmaları; sahip oldukları zihniyetin ve bunun ürünleri olan egemenliğin ellerinden gitmesi endişesinden ötürüdür. Bırakın Mûsâ’yı aralarına almayı, onu gözleri ile yok etmeyi düşünmektedirler. Böyle bir sistem ve sistemin sahipleri içerisinde yer almak, Mûsâ Peygamber’in aklının ucundan dahi geçmez.

Kur’an’da kıssaları anlatılan diğer peygamberlerin hayatlarında da bu gerçeklik yaşanmıştır. Hz. Nuh’a da, Hz. Muhammed’e de şirk yönetimi içerisinde yer alma teklifi getirilmişti. Ancak o yönetimlerde yer alındığı tekdirde, vahyin tebliğinden, yani dâvâdan tâviz anlamı çıkaran peygamberler derhal red cevabı vermişlerdir. Size karşı olan sistemin, sizi baş tacı etmesi düşünülebilir mi?

Olsa olsa sizin dâvânızın kenarından, köşesinden başlayarak, kendi düzenine uydurmak için bu teklifi yapmıştır. Nitekim Nuh (a.s.)’a yanındaki müstaz’afları kovmasını, Muhammed (s.a.s.)’e ise putlarına çatmaması gibi tekliflerle yanaşmışlar, bunların karşılığı olarak düzenlerinden makam sunmuşlardır.

k- “Ana babasını tahta oturttu” (12/Yûsuf, 100) âyetinde geçen “arş” kelimesi; Yusuf Peygamberin, Mısır yönetimindeki, tek olan otoritesini vurgulayan en kuvvetli anlatımdır. “Arş” (taht); egemenlik, dilediği gibi davranış (vahye göre) anlamlarına gelir.

l- Ancak daha sonraki âyetlerde; Yusuf’un kardeşleri ile ilgili olaylar esnâsında geçen “melikin dini (yasası)” ve “melikin kabı” ibâreleri ile Tevrat metinlerinde geçen Mısır firavunu ile ilgili anlatımları da göz önüne alarak bir başka alternatif daha düşünülebilir.

Tevrat’ın Tekvin babında, Yusuf Peygamber’in yönetimin başına getirilmesi ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır: “Ve bu söz Firavun’un gözünde ve bütün kullarının güzünde iyi idi. Ve Firavun kullarına dedi: Bunun gibi, kendisinde Allah’ın rûhu olan bir adam bulabilir miyiz? Ve Firavun Yusuf’a dedi: Mademki Allah sana bütün bu şeyi bildirdi, senin gibi akıllı ve hikmetli adam yoktur; sen evimin üzerinde bulunacaksın, ve bütün kavmim senin emrin üzere idare olunacaktır; ben yalnız tahtta senden büyük olacağım.

Ve Firavun Yusuf’a dedi: Bak seni bütün Mısır diyarı üzerine koydum. Ve Firavun mühürünü parmağından çıkardı ve onu Yusuf’un parmağına taktı… Ve Firavun Yusuf’a dedi: Ben Firavun’um ve bütün Mısır diyarında hiç kimse sensiz elini yahut ayağını kaldırmayacaktır.” (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bap 41, cümle no: 37-44, s. 42)

Tevrat’taki bu ifâdeler, Firavun’un, yönetimi tamamıyla Yusuf’a bıraktığını, ancak yönetime karışmasa da Yusuf’un bir üstünde bulunacağını ifâde etmektedir. Bu, günümüzde Britanya Krallığının fonksiyonuna benzemektedir. İngiltere, demokrasi ile idare olunduğu halde sembolik (şeklen, formalite) olarak kraliçe üstte bulunmaktadır. Ancak yönetime karışması diye bir şey sözkonusu değildir.

Tevrat’taki anlatımı ve Kur’an’da geçen “melikin dini (yasası)” ve “melikin kabı” ifâdelerini de göz önüne alarak; meliki (şeklen) bir üstte, Yusuf’un idaresine karışmayan sembolik bir yapıda olduğunu kabul etsek bile (velev ki melik İslâm’ı kabul etmemiş olsa dahi), bu savın vahyî ilkelerle hareket eden peygamberle, Yusuf’a fikren karşı çıkmadığı ve hatta ona tâbi olduğu varsayılabilen melikin bir arada bulunmasının tevhidî ilkelere aykırı olmadığını söyleyebiliriz.

Esas olan vahyî yapı ile şirk unsurlarını meczeden garip bir yönetim yapısını kabul etmemektir. Yusuf Peygamber’in yönetimi kesinlikle vahy ile şirkin karıştırılarak oluşturulduğu hilkat garibesi bir yapı ve zihnin ürünü değildir. (Hz. Yusuf dâhil, hiçbir peygamber, tevhidle şirkin koalisyonunu onaylamaz, böyle bir koalisyonun parçası olmayı kabullenmez.) Böyle düşünülmesi dahi mümkün değildir. Bu konuda en fazla iki ihtimal üzerinde durabiliriz:

a- Tebliğde toplumsal yönetimin merkezî gücünü muhâtap almak asıldır. Hz. Yusuf, Mısır yönetimini/melikini vahyî ölçüye inandırmış ve toplumsal yönetimin inisiyatifini ele geçirmiştir.

b- Ya Yusuf, kimliğini ve ilkelerini gizlemeden ve hiçbir tâviz vermeden Mısır yönetimi içinde geniş bir inisiyatif alanı ele geçirmiştir (Cengiz Duman, Hz. Yusuf’un Mücadele Örnekliği, Haksöz 56, Kasım 95).

Bize göre, birinci ihtimal daha kuvvetli ve Kur’ânî/tevhîdî ilkeler ışığında elçilik yapan nübüvvet makamına daha uygun görülmektedir.

Yusuf’un (a.s.) yöneticiliğiyle ilgili Mevdûdi, tefsirinde şöyle der: “Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin, onu kendime bağlı kılayım.’ Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: ‘Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin.” (12/Yûsuf, 54). Şu demek isteniyor: “Hakkında öyle yüksek bir kanaate sahip olduk ki, memleketin en yüksek sorumluluk isteyen memuriyetini (yöneticiliğini) sana çekinmeden tevdî edebiliriz.

“(Yusuf) Dedi ki: “Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.” (12/Yûsuf, 55). Bu âyette birtakım önemli sorular gündeme gelmektedir. Şimdi bunları birer birer tartışalım:

İlk soru şudur: Hz. Yusuf’un (a.s.) krala yaptığı teklif bir memuriyet için miydi? Mesele hedefine varmasını sağlayacak bir fırsat ânını kollayan hırslı bir kişinin başvurusu yahut bir ricası olmadığı gibi, kralın kendi huzurunda dile getirilen bu teklifi kabul edişi de, (meselenin öncesi yokmuş gibi) âniden olmamıştır. Zira Talmud’a göre, “İbrani kendisini bilge ve uzman bir kimse olarak isbat etmişti”; ayrıca Talmud, Hz. Yusuf’un (a.s.) şöyle dediğini nakleder: “Şu kesin ki, benden daha temâyüz etmiş biri daha yok: Nihâyet ben Allah’ın tüm bilgileri öğrettiği biriyim.”

Aziz, nedimleri, şehzadeleri, subayları ve bürokratları, Hz. Yusuf (a.s.) huzurdayken artık onun gerçek değerini öğrenmiş durumdaydılar ve başından son on yılda geçen olaylar esnâsında sergilediği yüksek karakteri bizzat müşâhede etmişlerdi. Böylece Hz. Yusuf (a.s.) tevâzuda, doğrulukta, önsezide, kendini kontrolde, güvenilirlikte, cömertlikte, zekâ ve anlayışta eşsiz olduğunu kanıtlamıştı. Bu özellikler karşısında muhâtapları bildi ve anladı ki, ülke kaynaklarının nasıl korunacağını, onların nasıl tasarruf edileceğini en iyi bilen, kaynakları geleceğin teminatı olarak koruyabilecek yegâne kişi odur.

Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s.) isteğini belirtir belirtmez bütün kalpleriyle kendisine güvendiler. Hz. Yusuf (a.s.) hakkında kralın beslediği olumlu kanaat Kitab-ı Mukaddes’te teyid edilir. Ayrıca Talmud’da da belirtildiği gibi sadece kral değil, etrafında bulunan diğer yöneticiler de Hz. Yusuf’un (a.s.) yönetime geçmesini ittifakla kabul etmişlerdir.

Şimdi ikinci soruyu ele alalım: “Hz. Yusuf’a (a.s.) güven duyulmasını sağlayan gücün mâhiyeti neydi?” Bu önemlidir, çünkü Kur’an’ı kavramada tecrübesi olmayan kimseleri bu âyette geçen “hazâinu’l-ard” deyimi ve daha sonra geçen tahıl dağıtım işi yanıltmış; bu yanılgıyla sözkonusu memuriyetin bugünün “Hazine Müsteşarı”, “Kıtlık Dönemi Danışmanı” yahut “Maliye Bakanı” türünden bir memuriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında memuriyeti bunlardan hiçbiri değildi, zira Kur’an, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud’a göre Hz. Yusuf’a (a.s.) tüm iktidar tevdi edilmiş ve bir yöneticinin tüm imtiyazı verilmiştir. Tahta oturmasının (12/Yûsuf, l00) ve kendisine melik denmesinin (12/Yûsuf, 72) sebebi budur. Bizzat Hz. Yusuf (a.s.) Allah’a kendisine melikliği bahşettiği için şükretmiştir (12/Yûsuf, l00). Herşeyden öte, bizzat Allah bu olaya tanıktır; meâlen: “Böylece Yusuf’a ülkede iktidar verdik. Artık ülkenin her yanına istediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olmuştu” (12/Yûsuf, 56).

Kitab-ı Mukaddes’e baktığımızda şunları okuyoruz: “Ve Firavun Yusuf’a dedi: “Evimi mekânın bileceksin ve halkın senin emrinle yönetilecek. Ben yalnız tahtta senden büyük olacağım. Bak, tüm Mısır ülkesini yönetmeye seni tayin ediyorum. Senden habersiz Mısır ülkesinde hiç kimse ne parmağını kıpırdatabilecek ne de adım atabilecektir. Ve Yusuf’a Zaphnath-paaneah (Dünya Koruyucusu) adını verdi.” (Tekvin, 4l: 40-45). Talmud’a göre ise olay şöyledir: Ağabeyleri Mısır’dan babaları Hz. Yakub’a (a.s.) döndüğünde Hz. Yusuf (a.s.) hakkında kendisine şunları söylediler: “Mısır meliki, halkı üzerinde öylesine egemen ki ondan üstünü yok. Herkes onun emriyle giriyor, onun emriyle çıkıyor ülkeye. Yöneten onun emirleri… Efendisi Firavun’un nefesini harcamasına gerek bile yok.”

Meseleyle ilgili bir diğer soru da şu: Hz. Yusuf’un (a.s.) ülkedeki tüm iktidarın kendisine teslimi için yaptığı teklifin hedefi neydi? Hizmetlerini kâfir bir devletin kanunlarına güç katmak için mi gerçekleştirdi? Yoksa elinde bulundurduğu hükümetin güçleriyle İslâm’ın kültürel, ahlâkî ve siyasî sistemlerini mi tesis etmek niyetindeydi? Bu sorulara en iyi cevap allâme Zemahşerî’nin Keşşaf Tefsirinde 55. âyete getirdiği yorumda verilmiştir.

O şöyle diyor: “Yusuf (a.s.) ülkenin kaynaklarını benim tasarrufuma verin şeklindeki teklifinde bulunduğu zaman niyeti Allah’ın hükümlerini yürürlükte kılmak, hak ve adâleti tesis etmek ve tüm rasüller gibi görevini icrâ etmek üzere iktidar fırsatı kollamaktı. Yoksa tahta geçmeyi, saltanat sevdâsı için yahut dünyevî arzularını ve hırslarını tatmin için istememişti. Böyle bir talepte bulundu; çünkü bu işi icrâ edebilecek bir başkasının bulunmadığını gâyet iyi biliyordu.”

İşin açıkçası, yukarıdaki soru en önemli ve temel meseleye götürmektedir: Yusuf Allah rasûlü müydü, değil miydi? Eğer rasûl idiyse -ki, elbette öyledir- Kur’an nasıl oluyor da tâğutî prensiplerle işleyen bir küfür düzenine hizmet edebilen (demokrasiyi yücelten, particiliği ve dolayısıyla uzlaşmacılığı içselleştiren kimi çağdaş yorumcuların iddia ettiğine göre -hâşâ- Hz. Yusuf böyle yapmıştır!) bir peygamber tipinden söz ediyor?

Hatta daha da önemli bir soruya varıyoruz: O sâdık bir kimse miydi, değil miydi? -ki Kur’an, onun sâdık ve sâdıklığın zirvesi olan sıddîk olduğunu söylüyor (12/Yûsuf, 27, 51, 46)- Eğer öyleyse, nasıl oluyor da hâkimiyetin Allah’a değil de, krala ait olduğu teorisini (güya) pratikte uygulayabiliyor, oysa zindandayken “hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu” (12/Yûsuf, 40) söylememiş miydi? Ve eğer kimilerinin sandığı gibi o başvurusunu krala hizmet için sunmuşsa, bu demektir ki hapisteyken şu söylediklerine ilkece aykırı bir iş yapmış demektir:

 “Hangisi daha hayırlı, çeşit çeşit tanrılar mı, yoksa tek bir kadir-i mutlak Allah mı?” (12/Yûsuf, 39). Mademki Mısır kralı halkın ittihaz ettiği “tanrılar”dan bir tanrıdır; o halde İslâmî bir hukukla yönetilen gayri İslâmî bir düzenin yönetim işini üstlenmeyi, bu konuda hizmet vermeyi teklif etmesi Hz. Yusuf (a.s.) için Rabbiyle kralı müsâvi tutmak (eşit görmek) olmuyor muydu? Böyle bir durumda sözkonusu yorumcuların Yusuf’a biçtiği yer ne olacaktır?

Doğrusu bu âyeti böyle yorumlayan müslümanların Hz. Yusuf’un (a.s.) mânevî şahsını olmayacak derekelere düşürmeleri tam bir saçmalıktır. Bu durumlarıyla kendileri, bozulma dönemlerinde yahûdilerin geliştirdikleri zihniyetin bir benzerine saplanmış olmaktadırlar.

Ahlâk ve mâneviyatları çökmeye başladığında yahûdiler kendi düşük karakterlerini haklı göstermek ve daha da alçalmaya mâzeret kotarmak için nebî ve velîlerini düşük karakterli insanlar olarak resmetmeye başlamışlardı. Aynı şekilde gayri müslim hükümetlerin yönetimi altına giren kimi müslümanlar, bu yönetime hizmet etmek istemişler, fakat İslâm’ın talimatı ve müslüman atalarının sergilediği örnekler önlerine dikilmiş ve utanmışlardı.

Bu yüzden şuurlarını pasif hale getirmek sûretiyle bu âyetin hakiki anlamından sarf-ı nazar ettiler (kaçındılar) ve peygamberin gayri İslâmî kanunlarla yönetilen bir ülkenin gayri müslim yöneticisine hizmet etmek azmiyle memuriyet peşine düştüğü şeklinde saptırdılar.

Oysa peygamberin kendi kıssası bize öyle bir hisse vermede ki, tek bir müslümanın bile (Hz. Yusuf örneğindeki gibi) yalnız başına, İslâmî safvetiyle imanı, aklı ve hikmetiyle tüm bir ülkede İslâmî bir inkılab oluşturabileceğini; gerçek bir mü’minin, ahlakî seciyesini gerektiği gibi kullanarak, bütün bir ülkeyi ordusuz, cephanesiz ve donanmasız fethedebileceğini öğretmektedir (Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 2. baskı, İst. 1991, c. 2, s. 471-473, 12/54. âyetin tefsiri).

Hz. Yusuf bir peygamberdir. Hiç şüphe yok ki onun risâleti de, gönderilen bütün peygamberlerin risâletlerinin aynısıydı ki, o risâletler Allah’ın dinini diğer bütün din ve düzenlere gâlip kılma ve yüceltme risâletidir.

Yoksa biz Yusuf’un (a.s.) hükümette bulunduğu süre içerisinde, bir kâfir yöneticinin emrine ve hizmetine girerek, onun yardımcılığını yaparak, Allah’ın dinine göre değil de, hükümdarın/tâğutun kanunlarına göre hükmettiğini kabul edecek olursak, o takdirde Hz. Yusuf’un Süleyman Demirel’den, Bülent Ecevit ve benzerlerinden ne farkı kalır?

Bütün bu hakikatleri kavradıktan sonra, birisi çıkar da hâlâ, Hz. Yusuf’u delil göstererek “gayri İslâmî bir hükümet mekanizmasında görev almak câizdir; çünkü Hz. Yusuf gibi bir Allah elçisi bunu yapmıştır” diyebilir mi? Ama, utanmadan Medine İslâm Devletine “koalisyon hükümeti” diyebilen ve Peygamberimiz için; “yahûdilerle ve diğer kâfirlerle uzlaşarak ortak bir idare kurdu” diyenler, Peygamberimiz’e bu iftirayı atabilenler, Hz. Yusuf’a da bu seviyeyi (!), bu âdîliği uygun görebilirler. Allah şerlerinden İslâm’ı ve müslümanları muhâfaza eylesin!

Mevdudi diyor ki: “İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkân verdik. Öyle ki, onda (Mısır’da) dilediği yerde konaklardı…” (12/Yûsuf, 56). Bu âyette zikredilenler, tüm ülkenin tamamıyla onun kontrolüne girdiğini göstermek içindir. Yani ülke ona aitti, herhangi bir bölgesi üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilirdi ve avucunun içinde olmayan hiçbir bölge mevcut değildi. İlk müfessirler de bu âyeti şöyle mânâlandırıyorlar:

“Biz Yusuf’u Mısır’daki her şeyin sahibi yaptık. Dünyanın bu bölgesinde dilediğini dilediği yerde yapabilirdi. Zira bu ülkede bütün yetki kendisine verilmişti. Hatta kralı bile devirebilecek bir güce sahipti.” Taberî, en âlim müfessirlerden addedilen Mücâhid’den de bir nakilde bulunarak Mısır kralının Hz. Yusuf (a.s.) aracılığıyla müslüman olduğunu da ekliyor.

Yusuf’un (a.s.) Yönetimi

Yusuf Peygamber’in yönetimi devralmasıyla birlikte melikin rüyasının te’vili gerçekleşmeye başlar. Yedi sene süren bolluk dönemi esnâsında Hz. Yusuf, ihtiyaç fazlasını depolar. Arkasından gelen yedi kıtlık senesinde ise, bu depoladığı hubûbâtı harcamaya başlar. İsrafın olmadığı, geleceğe hazırlığın en mükemmel şekilde yapıldığı Yusuf Peygamber’in yönetiminden Mısır halkı memnundu. Onun bu başarısı yüzünden, diğer bölgelerde kıtlık çekenler Mısır’a akın ederek ihtiyaçları olan hubûbâtı Mısır’dan edinmeye çalışıyorlardı. Bunların arasında Yusuf’un kardeşleri de vardı. Kıtlık yılları Yakuboğullarını dasıkıntıya sokmuştu.

“Yusuf’un kardeşleri gelip huzuruna girdiler. Onlar onu tanımadılar, fakat o onları tanıdı. Yüklerini hazırlatınca dedi ki: ‘Bana, baba bir kardeşinizi de getirin. Ölçüyü tam yaptığımı ve sizi iyi bir şekilde ağırladığımı gördünüz. Eğer onu getirmezseniz, benden bir ölçek bile bir şey alamazsınız. O zaman yanıma da yaklaşmayın.” (12/Yûsuf, 58-60). Bu âyetlerde Yusuf’un (a.s.) yönetimi hakkında birtakım bilgiler de verilmektedir:

a- Ülkenin kaynakları en mükemmel şekilde değerlendirilmektedir. İsraf yoktur. Tasarruf ön plandadır. Keyfî bir yönetim değil, planlı programlı bir idare sergilenmektedir.

b- Yusuf’un (a.s.) yönetimi, insanların mallarını tam olarak vermektedir. Ölçü ve tartıyı tam yapmaktadırlar. Haksızlık ve zulüm yoktur.

c- Ülkeye gelen herkese, özellikle müstaz’aflara yardımsever ve misafirperver şekilde davranılmaktadır. “Bizim hubûbâta ihtiyacımız var, size veremeyiz!” denilerek ihtiyaç sahipleri uzaklaştırılmamaktadır. İnsanlarla ilgilenilme neticesi Yusuf (a.s.); babası, küçük kardeşi ve ahâlisi hakkında bilgi sahibi olmuştur. Vahyi ve peygamberliğini kardeşlerine anlatarak, bu haberi oğullarından duyan Yakub’un (a.s.), Yusuf hakkında sezgilerinin güçlenmesine vesile olmuştur: “Ey oğullarım! Gidin Yusuf’u ve kardeşini arayın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (12/Yusuf, 87)

d- Yönetici olan Yusuf (a.s.), kendinden önceki ya da sonraki müfsid düzen yöneticileri gibi, halk ile kendi arasında duvarlar oluşturmuyordu. Onların içinden, onlardan birisi olarak yönetimini icrâ ediyordu. İnsanlarla haşır neşir, onların sorunları ile hemhaldi. Böylece Allah’ın vahyini de rahatlıkla onlara ulaştırabiliyordu.

e- Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan yönetici peygamberlerden, Dâvud (a.s.) ve Süleyman (a.s.)’dan başka, Yusuf’dan (a.s.) da yönetim ve yöneticiliğin esaslarına dâir muhâtaplara dersler vaz edilmiş olmaktadır (Cengiz Duman, Haksöz 56, s. 38).

Hz. Yusuf’un yöneticiliği ve yönetim tarzı ile ilgili olarak Mevdûdi, ilgili âyetlerin tefsirinde şunları söyler:

“Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra da onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik…” (12/Yûsuf, 76). Şimdi şu soruyu düşünelim: Allah, planıyla (keyd) Hz. Yusuf’u (a.s.) doğrudan nasıl destekledi? Oysa biliyor ki Bünyamin’in yükündeki kap planı bizzat Hz. Yusuf (a.s.) tarafından tasarlanmıştı. Ayrıca memurların yükleri aramalarında olağanüstü bir şey yoktu, böyle bir durumda yapmaları gerekeni yapmışlardı.

Bu ibarede, Allah tarafından mucizevi bir desteğin olduğuna dair, memurların biraderlere Hz. İbrahim’in (a.s.) şeriatında hırsızın cezasının ne olduğunu sormaları ve onların da “köleleştirilmesi gerekir” şeklindeki cevapları dışında olağanüstü bir alamet yoktur. Böylece Hz. Yusuf hem kardeşini alıkoymayı başarmış, hem de onun hapsedilmesini engellemiştir. Dolayısıyla Hz. İbrahim’in şeriatını uygulamıştır.

Bunu takip eden cümle de bu yorumu te’yid etmektedir: “…(Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka….” (12/Yûsuf, 76). Allah dileseydi Hz. Yusuf’un (a.s.) planındaki boşluğu gidermezdi. Plandaki zayıf nokta şuydu: Yusuf planına göre kardeşlerini yalnızca melikin yasasına göre alıkoyabilirdi. Fakat bir Allah Rasulüne kendi şahsi meselesi için gayri İslâmî bir yönetimin yasasına başvurmak yakışmazdı.

Zira o, siyasi iktidarı tedrici olarak İslâmî yasayı yürürlüğe koymak için uhdesine almıştı, yoksa melikin yasasını takviye edip yürülükte kalmasını sağlamak için değil. Allah dileseydi, Hz. Yusuf’a (a.s.) gayri İslâmî bir yasaya başvurmaktan başka çıkar yol koymazdı.

Fakat bunu dilemedi; zira Rasulü’nün temiz isminin bu şekilde lekelenmesini istemedi. Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s.) memurlarına emir vererek (alışılmadık) birşeyi öğrenmelerini istedi: Onlar hırsızları nasıl cezalandırıyorlardı? Biraderler de Hz. İbrahim’in (a.s.) yasasını söylediler. Bu, plandaki boşluğu gidermekle kalmadı aynı zamanda biraderlerin de Mısırlı olmadıkları dolayısıyla bu ülkenin yasalarıyla yargılanamayacakları şeklinde herhangi bir itiraz beyan etmelerine de mahal bırakmamış oldu.

Daha önce de işaret edildiği gibi bu Allah’ın bir yardımıydı; peşpeşe iki ayette O’nun lütfunun bir alameti, yüce ilminin bir işareti olarak zikredilen yardımı…

Hz. Yusuf’u (a.s.) kendi şahsî meselesi için Mısır Melikinin gayr-i İslâmî yasasına başvurmaktan koruyan Allah’ın lütfuydu. Çünkü insani zaafın baskısı altına bunu yapmaya yeltenebilirdi. Ve Allah’ın bizzat bir kimsenin ahlaki mertebesini korumak üzere düzenlemelerde bulunması kadar o kimse için büyük bir lütuf olamaz.

Ancak şu da belirtilmeli ki, yalnızca sıkı imtihanlardan “alnının akıyla” çıkanlar bu yüksek nişanla taltif edilir.

Hz. Yusuf’un (a.s.) planındaki boşluğu gidermek sûretiyle Allah, ilminin, kendisine ilim verilmiş olan (Hz. Yusuf gibi) kimselerin ilminden üstün olduğunu göstermiştir.

Bu bağlamda mütâlea edilmesi gereken bazı meseleler vardır. Onlara kısaca değinelim.

 

1) Genellikle “mâ kâne liye’huze ehâhu fî dîni’l-melik” ifadesi şöyle çevrilmektedir: “(Yusuf) kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoyamazdı.” Yahut: “(Yusuf) kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoymaya yetkili değildi. Diğer bir deyişle çeviri şu anlama gelmektedir: “Bunu yapamazdı zira Melik’in yasasında buna izin yoktu.” Fakat Arap dilinde ve Kur’an’da “ma kâne” bu şekilde kullanılmamıştır.

Nitekim bunun örneklerini Kur’an’da fazlasıyla bulabiliriz; “ma kâne limü’minin en yaktule mü’minen” (Bir mü’min bir mü’mini öldüremez “öldürmesi yakışık almaz”). “Mâ kâne Allahu en yettehize min veled” (Allah bir çocuk edinemez “edinmesi yakışık almaz”). Dolayısıyla Hz. Yusuf hakkında kullanılan “buna gücü yoktu”, “bunu yapamazdı”, “buna hakkı yoktu” şeklindeki ifadeler anlamsızdır.

Çünkü Hz. Yusuf’un (a.s.) kardeşini “bir hırsızdır” diye Melik’in yasasına göre alıkoymaya güç yetirememesi için bir neden yoktu. Bir hırsıza ceza vermek için bir yasaya sahip olmayan bir yönetim düşünülebilir mi? İfadenin gerçek karşılığı şu şekilde olmalıdır: “Kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoyamazdı. Çünkü böyle davranmak bir peygambere yakışmazdı.”

2) Kur’an’ın kullandığı “din’il-Melik” (Melikin dini) tabirini “Melik’in yasası” şeklinde anlarsak bu, tartışmalı ifadeyi anlamamıza yardım eder. Çünkü çok açık ki, peygamber Allah’ın dininin (nizamının) ikamesi için gönderilmişti. Melik’in gayri İslâmî sistemini (dinini) yürürlükte kılmak için değil. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (a.s.) görevini bir ölçüde başarmıştı, ama yönetim tam anlamıyla Allah’ın dinine göre teşekkül ettirilememişti.

Dolayısıyla artık bir peygamberin kendi şahsi bir meselesi için “Kralın sistemini” benimsemesi uygun olmaz, yakışık almazdı. Yani, “Kardeşini Melik’in yasasına göre alıkoymak Yusuf’a yakışmazdı”.

3) Dahası, “Melik’in Dini” ibaresini “ülke yasaları” anlamında kullanmak suretiyle Allah, “din” kelimesinin geniş kapsamına işaret etmiş; Risaletin sahasını yalnızca Allah’ın birliğine inanmakla sınırlandırıp, onu kültürel, siyasi, sosyal, hukuki ve hayatın diğer dünyevî cephelerinin dışarıda bıraktığına inanan kimselerin din kavramını kökünden kesmektedir.

Veyahut böyle tipler dinin saydığımız vechelerle bir ölçüde ilgili olduğunu kabul ederler ama onlara göre bunlar, yapılsa da yapılmasa da olur kabilinden tavsiyelerdir. Güya din, inananları bunları yahut insan-yapısı yasaları benimsemekte serbest bırakmıştır, zira düşüncelerine göre, ikincisini benimsemelerinde bir beis yoktur.

Din’in uzun bir süredir müslümanlar arasında yürürlükte olan bu yanlış kavranışı, İslâmî hayat tarzını hâkim kılmak için gerekeni yapmaları yolunda kendilerini ihmalkar hale getirmiştir ve bu yüzden mesul tutulacaklardır. Dinin bu yanlış kavranışının sonucu olarak müslümanlar İslâmî olmayan hayat tarzıyla uzlaşır hale gelmişlerdir. Hatta bu yanlış kavrayış yüzünden Hz. Yusuf’u (a.s.) güya örnek ittihaz ederek bu sistemlerin destekçisi ve uşağı haline gelebilmişlerdir.

Oysa bu ayet ifade biçimi olarak bu yanlış kavramayı reddetmekte, “ülke yasaları”nın tıpkı namaz, hac, oruç ve zekât gibi dinin bir parçası olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla Al-i İmran Sûresinin 19. ve 85. ayetlerindeki “el-din”in kabulu gereği, yasalar da namaz ve diğer farzlar gibi bu kavramın kapsamına girer. Bu yüzden dinin bu bölümünün herhangi bir sistemden ihracı Allah’ın gazabını celbedecektir.

4) Bunlarla birlikte yukarıdaki yorum, bir itiraza mahal bırakmamaktadır. Hiçbir şey olmasa, bu satırların yazarının bile katıldığı bir gerçek vardır ki, Hz. Yusuf (a.s.) ülkenin en yüksek mevkiindeyken Mısır’da gayri İslâmî bir düzen yürürlükte bulunmaktadır.

Dolayısıyla bu durum bizzat peygamberin Melik’in gayri İslâmî yasalarını uygulamak zorunda olduğunun bir delilidir. Şu halde Hz. Yusuf’un (a.s.) kendi özel meselesinde Hz. İbrahim’in (a.s.), şeriatı yerine, uygulamak zorunda kaldığı Melik’in şer’i sistemine göre amel etse ne fark ederdi? Kesinlikle fark ederdi, zira mesele Hz. Yusuf’un bir peygamber oluşuyla ilgi içindedir. Çünkü o İslâmî hayat nizamını tesis etmeye çalışmaktaydı ve bu, tedrici olarak başarılabilecek bir işti. Dolayısıyla bu süre içinde Melik’in yasası kaçınılmaz olarak yürürlükte kalacaktı.

Aynı şey Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’de olduğu sırada Arabistan’da vuku bulmuştu. İslâmî sistemi bütünüyle ikame etmek dokuz yılı almış ve bu dönemde birtakım gayri İslâmî yasalar yürürlükte kalmıştı. Sözgelişi içki, faiz, gayri İslâmî miras ve evlilik geleneği, bâtıl ticaret şekilleri vs. bir süre daha yürürlükte kalmak durumundaydı. Aynı şekilde İslâm’ın medenî ve ceza hukukunun bütün olarak yürürlüğe girmesi de belli bir süreyi gerektirmişti.

Dolayısıyla Hz. Yusuf’un (a.s.) hükümranlığının ilk dokuz yılında Melik dininin (yasal düzeninin) yürürlükte kalmasında hiçbir tuhaflık bulunmamaktadır. Şu var ki geçiş dönemi esnasında gayri İslâmî melik yasasının devam etmesi, Allah Rasulü’nün Allah’ın dinini ikame için değil, Melik’in dinini izlemek için gönderildiğine delil teşkil etmez. Melik’in yasasına kendi şahsî dâvâsı için başvurmasının Hz. Yusuf’a (a.s.) yakışmayacağı meselesine en iyi karşılık yine Rasulullah’ın (s.a.s.) uygulamasında bulunmaktadır. Geçiş dönemi esnasında yani cahili yasaların henüz İslâmî yasalarla yer değiştirmediği dönemde, kimi müslümanlar daha önce yaptıkları gibi şarap içmeye, faiz yemeye devam ediyorlardı.

Ancak Rasulullah (s.a.s.) bu gibi fiilleri asla işlemiyordu. Yine iki kız kardeşle birden evlenmek, muta gibi yasalar uygulanmaktaydı, fakat Rasulullah (s.a.s.) asla böyle bir uygulamada bulunmadı. Böylece açıklığa kavuştu ki, İslâmî yasaların evrimi döneminde kimi gayri İslâmî yasaların yürürlükte bırakılmasıyla onların bizzat uygulanması arasında fark vardır. Eğer Hz. Yusuf (a.s.) Melik’in yasasını kendi şahsi dâvâsı için uygulasaydı bu onun yaptırım gücünü bu yasaya hamlettiği, bu yasayı tasdik ettiği anlamına gelirdi. Oysa bütün cahili şeriatleri ortadan kaldırmak üzere gönderilmiş bir peygamberin, başkalarına ruhsat verilmiş olsa bile bu yasaları izleyemeyeceği açıktır (Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 2. baskı, İst. 1991, c. 2, s. 482-485, 12/76. Âyetin tefsiri)

Devamı 2.bölümde

2 responses

  1. Geri bildirim: -ABDÜLAZİZ BAYINDIR VE MUSTAFA İSLAMOĞLU HOCALARIMIZA- « **FECR*ANASAYFA**

  2. Uzun uzun anlatmışsın iyi güzelde herkez ayetlerle yasak olanlardan bahsediyor yapılmaması gereken Rabbimizin yasakladıklarından hem fikiriz amenna tamam biri cıkıp demiyorki bu düzen su sekilde düzelir mesela pergamber s.a.v efendimiz tevhidi kabul etmeyenlerle savaslar yapmıştır onada amenna sıkıntı su ozaman islam düşmanları biz müşrihiz deyip açıkca inkar ediyorlardı şimdiki müşrikler munafıklık yapıyor ben müslümanım diyor şimdi bazı hadislere göre müslümanım diyeni öldüremezsin anarşi cıkaramazsın oy Versende vermesende islam düşmanları tarafından bu devam edecek sonuc olarak bu düzeni kaldırmak müslümanları öldürmen cana kıymadan tere yagından kıl ceker gibi nasıl olacak kısa ve öz lafı dolandırmada acıkca anlatırsanız sevinirim

    10 Ocak 2015, 10:05

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s