-HER KARANLIĞIN BAĞRINDA BİR FECR SAKLI- "İM JEDEN DUNKELHEİT VERSTECKT EİN SONNENAUFGANG "

-DAD HARFİNİN TELAFFUZU-

(ض)

TENBİH: Âlem-i İslâmdaki, ehl-i Kur’an olan üstadlarımızın okuyuşları esasda aynıdır. Cüz’î ağız farklılıklarını nazara almadan, o cüz’î ağız farklılıklarının kolaylık vesilesi olduğunu telakki ederek, yapılan hizmetlerin kudsiyetini de hatırlayarak o üstadlarımızdan istifade yolu tercih edilerek, yanlışlarımızı düzeltmeye çalışmalıyız. Cenab-ı Hak kur’an’a hizmet eden üstadlarımızdan ebeden razı olsun.

********************

DAD (ض)

Arap alfabesinin on beşinci harfi

Ebced hesabında sayı değeri 800 olup Osmanlı ve Fars alfabesinin de on sekizinci harfidir. Şekli itibariyle “sâd”a benzer; üstüne konulan bir nokta ile ondan ayırt edilir ve “ed-dâdü’l-mu’ceme” adıyla anılır. Kelimelerde daima aslî harf olarak yer alır, bedel veya zâit olarak bulunmaz.

Mahreci dil kenarının başlangıç kısmıyla öğütücü dişlerin arasıdır. Telaffuzu sırasında dilin sol kenarını kullanmanın sağ kenarına nisbetle daha kolay olduğu kabul edilmiş, bu arada Hz. Ömer’in iki kenarı birlikte kullandığı ileri sürülmüştür (Ali el-Kâri, el-Minehu’l-fikriye, s.17) Arapça’nın dışında hemen hiçbir dilde bulunmayan ve kaynaklarda belirtilen mahreç ve sıfatlarına uygun biçimde telaffuzu zor olan dâd, eskiden beri Araplar ve Arapça’yı ibadet dili olarak kullanan diğer milletlere mensub Müslümanlar arasında kısmen farklı şekillerde telaffuz edilegelmiştir. Eski Sâmi dillerden Akkadca, Ugaritik ve İbrânîce’de peltek “z”(z) şeklinde görülen dad fonemi, genellikle dilin sol kenarının üst yan dişlere dokundurulması sırasında çıkarılan kalın bir “d-z” karışımı (velar postdental spirant) sese sahiptir.

Rihvet, cehr, ıtbâk ve isti’lâ sıfatları (bk. HARF) yanında okunuşu sırasında mahreci genişletilerek sesin uzatılması sebebiyle (Gânim Kaddûrî Hamed, s. 320-321) istitâle vasfını da taşıyan tek harfdir. Ayrıca ج ش harfleriyle birlikte “el-hurûfüş-şecriyye”yi (ağız boşluğu harfleri) teşkil eder (Lisânü’l-‘Arab,1,13,”dvd” md.)

Dâd ض ile zâ ظ mahreçleri farklı olmakla birlikte her ikisinde de cehr, rihvet, ıtbâk ve isti’lâ sıfatları bulunması sebebiyle çok defa birbirine karıştırılmıştır; bunda dâd’ın diğer harflere göre daha zor telaffuz edilmesinin payı olmalıdır. Başlıca iki açıdan ele alınması gereken bu karışıklık ve ihtilâfın ilki, vezinleri aynı olduğu halde dâd ve zâ ile yazılan, dolayısıyla farklı mânalar taşıyan kelimelerle ilgilidir. Bu çeşit yanlış kullanımların İslâm’ın ilk asrında da görüldüğüne dair, “Ceylanın kurban edilmesi câiz midir?” anlamında ;
ا يظحى بضبى diyen bir şahsın bu sorusunu Hz. Ömer’in ا يضحى بظبى şeklinde düzeltmesi olayı örnek gösterilmektedir (Salâh Revvây, XI. 90).

Asmaî’nin (ö. 255/869) dâd’la zâ’yı ayırmanın zorluğundan söz etmesi ve Câhiz’in de (ö. 255/831) halkın bu iki harfi birbirine karıştırdığına dair örnekler zikretmesi, problemin –muhtemelen – Fars ve Türk unsurların Müslüman olmaları ve Araplar’ın içine karışmalarından sonra giderek yaygınlaştığını göstermektedir. Dâdın Arapça’ya has bir harf olduğunu belirtmenin yanında belki zâ’dan ayrılmasının zorluğunu da ifade etmek için söylenen “lügatü’d-dâd” (dâd dili, Arapça) tabirinin daha sonraları ilk defa Mütenebbi (ö. 354/965) tarafından kullanıldığı bilinmektedir. (a.g.e, XI, 90-92). Özellikle dilciler ve nahivciler, eserlerinde konuyu sadece sözü edilen karışıklığı belirtmek ölçüsünde ele almakla yetinmemişler, bu alanda nazım ve nesir türünde pek çok müstakil eser telif ederek dâd’la ve zâ ile yazılması gereken kelimeleri birbirinden ayırmaya çalışmışlardır. İlkini İbn Kuteybe’nin (ö. 276/889) yazdığı sanılan ve Kitâbü’d-Dâd ve’z-zâ, Kitabü’l-Fark beyne’d-dâd ve’z-zâ vb. adlar taşıyan çoğu mu’cem şeklindeki bu eserlerde vezinler aynı olduğu halde bu iki harfle yazılan örnekler ele alınmış ve mesela “suyun azalıp çekilmesi” anlamına gelen
ا لغيض kelimesinin, “öfkelenmek” anlamındaki ا لغيظ gibi yazılıp söylenmemesi gerektiğine dikkat çekilmiştir (bu tür eserlerin listesi için bk. İbn Mâlik, el-İ’timad | nşr. Hâtim Salih ed-Dâmin | , naşirin mukaddimesi, XXXI/3, s. 332-338; Ebü’l-Hasan Ali b. Ebü’l-Ferec, Kitâb fi ma’rifeti’d-dad ve’z-za | nşr. Hatim Salih ed-Dâmini |, naşirin mukaddimesi, XXXIII/2-3, s. 389-390).

Dâd hakkındaki karışıklık ve ihtilafın öbür yönü onun seslendirmesiyle ilgilidir. Bu konuda İslam’ın ilk asrından intikal etmiş herhangi bir bilgi yoktur. Hz. Peygamber’den, “Ben dâd harfini kullananların (Arapça konuşanların) en fasihiyim.” mealinde bir hadis nakledilmişse de (İbn Hişâm en-Nahvi,1,114) senedi dahi bilinmeyen bu hadisin mevzu olduğu kabul edilmiştir. (İbnü’l-Cezeri, en-Neşr, 1, 220; Ali el-Kâri, el-Esrarü’l-merfu’a, s. 116).

İlk defa Sîbeveyhi’nin (ö. 180/796) normal dâd’dan başka “ed-dâdü’d-dâife”den bahsettiği ve bununla Kur’an tilaveti ve şiir için güzel olmadığını söylediği görülmektedir (el-Kitâb, IV,432). Bu tabirle Sibeveyhi’nin nasıl bir dâd kastettiği kesin olarak bilinmemektedir ( bu konuda ileri sürülen çeşitli yorumlar için bk. Ganimkaddüri Hamed, s.279-280). Ancak genel bir ifade ile, mahrec ve sıfatları tam olarak belirtilmeyen bu fonemin zâ’yı andırdığı veya dâd-sâ karışımı gevşek bir dâd olduğu söylenebilir. İbn Cinni’nin (ö. 392/1002), bazı Araplar’ın bütün dâd’ları zâ, Mısırlılar’ın ekserisiyle bazı Mağribliler’in tâ, Zeyla’lılar’ın tefhim edilmiş lâm gibi okuduklarını kaydetmesinden (İbü’l-Cezeri, et-Temhid, s. 141) konunun IV. (X.) yüzyıla kadar daha da değişik boyutlar kazandığı anlaşılmaktadır. İbnü’l-Cezeri de (ö. 333/1429) Şamlılar’la diğer bazı doğuluların (muhtemelen Iraklılar’ın) dâd’ı zâ gibi okuduklarını söylemiş ve manayı değiştireceği için Kur’an tilavetinde bunun caiz olmadığını örneklerle açıklamıştır (a.g.e., s. 140). Daha sonraki asırlarda ise dâd’ın okunuşu hakkında müstakil risaleler telif edilerek konu bazı tecvid ve kıraat alimleri arasında tartışılmıştır. (bu eserler için bk. Ali Yardım,1,43-44,Ganim Kaddüri Hamed,s. 38-40)

Günümüz Arap dünyasında dâd harfi genel olarak tefhim edilmiş dâl sesiyle telaffuz edilmektedir. Ancak gerek mahreçte meydana gelen değişiklik, gerekse sonuçta rihvet sıfatının şiddet sıfatına dönüşmesi bu uygulamanın doğru olmadığını ortaya koymaktadır. H. Fleisch’in herhalde Arap ülkelerindeki bu fiili duruma bakarak, “Dâd’ın telaffuzu modern lehçelerde ve Kur’an derslerinde kaybolmuştur.” şeklindeki genellemesi de (bk. El2 |İng.|,II,75) doğru değildir. Nitekim bu harf, Sibeveyhi’nin belirttiği mahreç ve sıfatlarına uygun olarak, Türkiye’de ve İslam dünyasının başka yörelerinde mütehassıs hafızların tilavetinde özelliklerini günümüze kadar korumuştur.

Farsça ve Urduca’da dâd, ön dişlerle dil arasındaki boşluktan sızdırılarak çıkarılan cehri bir ses olup ذ , ز ve ظ ’dan ayırt edilmeksizin kullanılmaktadır. Türkçe’de ise 1928 harf inkılâbından önce Arapça asıllı kelimelerin hepsinde orijinal imla muhafaza edilmiş, fakat çoğunlukla “z”, bazen da “d” olarak telaffuz edilmiştir: İmza, ramazan, âza, rıza, kaza; dalâlet, darbe, kadı… gibi. Bugün de dâd harfini ihtiva eden Arapça kökenli Türkçeleşmiş kelimelerde bu harf “z” veya “d” şeklinde yazılmakta ve yazıldığı gibi okunmaktadır.

Kaynak : Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – 8.Cild

************************************************** *****

ض : Dil kenarı ile üst azı dişlerden çıkarılır. Dilin sol veya sağ kenarı, dengindeki üst azı dişlere hafifçe değdirilir. Dil kökü ve ortası üst damağa doğru yükselir. Dilin ucu ön dişlere değmez. Kalın ve yumuşak bir harftir.

Bu harfe “dâ” sesi vermek yanlıştır. Mesela Fatiha’nın sonundaki “mağdûbi, vele’d-dâllîn” şeklinde okumak hatalıdır. Dikkat edilirse bu şekilde bir okuyuş ile, harfe şiddet sıfatı verilmekte ve bu harfte bulunması gereken rihvet ve istitâle sıfatları kaybolmaktadır. Oysa bu harfte şiddet sıfatı yoktur; harfi sakin halde telaffuz ederken, sesin ve nefesin akması demek olan rihvet (yumuşaklık) sıfatı vardır. Eğer bu harfi cezimli olarak ( أضْ ) okurken, ses ve nefes akmıyor, tıkanıyorsa harf yanlış telaffuz ediliyor demektir.

Ayrıca ذ – ز – ظ ve ض harflerinde nefh (1) sıfatının bulunduğu, bu bakımdan bu harfleri telaffuz ederken arı sesi gibi bir vızıltı olması gerektiği bildirilmiştir.(2)

Bu bilgiler bize harfini kalın “dâ” gibi okumanın hatalı olduğunu göstermektedir. Ancak bu harfe tamamen (ظ) sesi vermek de yanlıştır; çünkü ض ve (ظ) harflerinin mahrecleri farklı olduğu gibi, ض harfinde, ظ harfinde bulunmayan istitâle sıfatı vardır.
Mesela يَعَضُّ الظَّالِمُ örneğinde iki harfin farklılığını göstermek lazımdır.

Bunula birlikte ض ve ظ harfleri, ses ve sıfatları bakımından birbirine yakın iki harftir. Her iki harfte de cehr, rihvet, isti’la ve ıtbak sıfatları mevcuttur. Bu hususa dikkat çeken Mekkî bin. Ebî Talib şöyle demiştir: “Bu iki harf sesleri itibariyle birbirine çok benzerler. O kadar ki, ض harfini, ظ harfinden mahreclerinin ayrı oluşu ve ض harfindeki istitâle sıfatıyla ayırmak mümkündür. Eğer bu iki şeyden birisi olmasaydı, biri diğerinin aynı olurdu”(3). İbnu’l-Cezeri de benzer şeyleri söylemiştir.(4)

Bütün bunların yanında, bu harfin telaffuzu konusunda çok katı olmaktan ve insanları yanlış okumakla itham etmekten de sakınmak lazımdır.

Nitekim daha çok Şafiilere dayandırılan bir görüş olarak, Fatiha’nın son iki kelimesindeki “dât” harflerini “da” şeklinde okuma gereği hakkında, kendisi de bir Şafii olan Fahruddin Râzî, “dât (ض) harfinin zâ (ظ) harfine benzemesi namazı iptal etmez, bize göre tercihe şayan olan budur” diyerek, bu konuda katı olmamak gerektiğini vurgulamış ve “dât” ile “zâ” harflerinin aralarındaki benzerlikler sebebiyle, bunları ayırt etmek güç olduğundan, dât harfini tam olarak çıkaramayıp zâ’ya benzetenlerin sorumlu olmayacaklarını açıklamıştır.(5)

Ömer Nasuhi Bilmen de bu konuda şu bilgileri vermektedir: “İki harf arasında mahrec birliği ve yakınlığı olmadığı halde umûmî belva (güçlük) bulunup bunların aralarını ayırmak müşkül bulunsa bunlardan birinin yerine diğerinin telâffuz edilmesi, fukahadan birçok zatlara göre namazı ifsat etmez (bozmaz). ض yerine ذ, د veya ظ harfinin okunması ve ذ yerine ز veya ظ harfinin telâffuz edilmesi gibi. ص ile س, ط ile ت harfleri de böyledir. Birçok fukaha adem-i fesad ile (namazı bozmaz diye) fetva vermişlerdir. Meğer ki taammüden (kasten) böyle okunsun.

Binaenaleyh; وَلاَ الضَّالِّينَ yerine وَلاَ الظَّالِّينَ veya وَلاَ الذالّينَ okunması namazın sıhhatine mani olmaz. Maahaza bu hususta başka kaviller (görüşler) de vardır. Bu harflerin arasını ayırmağa gücü yetecek kimse için bunların ibdâline (değiştirilmesine) meydan vermemek icâp eder. Taammüden (kasıtlı olarak) böyle okursa namaz fâsit olur (bozulur)”.(6)

Görüldüğü gibi mezhebler arasında bu tür konulara hoşgörü ile yaklaşılmaktadır. Bizim harflerle ilgili bu tür uyarılarımız, ilmi değerlendirme olarak görülmeli ve bu hususlar ilmi zeminler dışında tartışma konusu yapılmamalıdır. Şüphesiz her zaman işin doğrusunu yapmak esastır; fakat doğru telâffuzu beceremeyenleri de suçlamamak gerektir. (7)

(1) Nefh ( نفخ ) : Sözlükte üflemek, üfürmek anlamındadır. Tecvîd ilminde; harfi telâffuz ederken arı sesi gibi bir vızıltı olmasına denir. (Debrelî, Mîzanu’l- Hurûf, s.18; Mağnîsî, Terceme-i Cezerî, s.132).
(2) Sîbeveyh, el-Kitâb, IV, 174; Mağnîsî, age,, s.132.
(3) Mekkî bin. Ebî Tâlib, er-Riâye, s.78, 101’den Karaçam, age, s.240.
(4) İbnu’l-Cezerî, et-Temhîd, s.140.
(5) Râzî, Mefatîhu’l-Ğayb (Tefsir), I, 62.
(6) Ömer Nasuhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s.219.
(7) Prof.Dr. Abdurrahman Çetin, Kur’an Okuma Esasları, s.83-86, Bursa İlahiyat Fakultesi.

Yukarıdaki Sıfatların Açıklaması
Şiddet : Tecvîd ilminde; harfi sakin (cezimli) olarak okurken, mahrece dayanmanın kuvvetli olması sebebiyle, sesin ve nefesin hapsolup akmamasına denir. Zıddı Rihve’dir.
Rihvet : Tecvîd ilminde; harfi sâkin olarak telaffuz ederken, mahrece itimadın (dayanmanın) zayıflığı sebebiyle, sesin ve nefesin beraberce akmasına denir.

İstitâle : Tecvîd ilminde; sesin uzamasına denir. Bu sıfat sadece (ض) harfinde vardır.
Bu harf okunurken ses, lâm’ın mahrecine kadar uzanır; harfin sesi az bir miktar uzatılır. Ancak, (ض) ‘ın mahrecindeki bu uzama, bir elif miktarına varmaması gerekir.
Cehr : Tecvîd ilminde; harfi harekeli olarak telaffuz ederken, mahrece itimadın kuvvetli olması sebebiyle, nefesin tamamının veya çoğunun hapsedilerek, sesin açık olmasına denir.
Itbak : Tecvîd ilminde; dilin üst damağa yapışmasına ve dil kökünün üst damağa kalkmasına denir.
İstitale sıfatı

İstitale (الاستطالة ) sözlükte “uzamak, üstün olmak, güç, zenginlik” gibi anlamlara gelmektedir. Tecvide “ “ harfi ne mahsus bir sıfattır. Harfin telaffuzu sırasında mahrecin uzaması halidir. Dâd harfinde bu sıfattan başka cehr, rihvek, itbâk ve isti’lâ gibi belirgin ve kuvvetli sıfatlar bulunduğundan farklı uygulamalar sebebiyle dâd’ın diğer harflerden ayrı özelliği vardır.**

**Dâd harfi : Dâd, “ض ” dilin sol veya sağ kenar azı dişlerine dokundurularak ve mahreç uzatılarak (istitâle) çıkarılan “d-z” karışımı kalın bir harfdir. Başka dillerde böyle bir harf bulunmadığından, Arapça’ya “lügatü’d-dâd” da denmiştir. Mahreç ve sıfatlarına uygun olarak telaffuzu oldukça zor olan dâd, değişik uygulamalarla okunagelmiştir.

Dâd harfinin telaffuzuna yakın düşen ve ona karışan harfler başta “ ظ ” olmak üzere “د , ل ” harfleridir. Ülkemizde dâdın bu harflerle karıştırılması yer yer duyulmaktadır. Meselâ “ولاالضّالّين ” kelimesi “velezzâllîn, veleddâllîn, velellâllîn” şekliyle okunmaktadır.

Dâd harfinde telaffuz kayması öteden beri olagelmiştir. Nitekim İbn Cinnî’nin (ö 397/1002), bazı Araplar’ın bütün dâd’ları “zâ”, Mısırlılar’ın çoğu ve bazı Mağribliler’in “dâ”, Sudan’ın Zeylak denilen yörelerinde kalın “lâ” şeklinde okuduklarını söylediği, İbnü’l-Cezerî tarafından nakledilmiştir (et-Temhid, s. 141). Dilciler ve kıraat mütehassısları işi oluruna bırakmamışlar, konuyu önemle ele alarak dâd’ın nasıl okunacağı ve dâd’a mahsus olan istitâle sıfatının dışında dâd ile benzer sıfatlar taşıyan “ ظ ” harfi ile telaffuz bakımından farklılığı ve diğer harflerle yan yana geldiğinde nasıl ayırt edilerek telaffuz edileceği konusuna eğilmişlerdir. Günümüz Arap dünyasında dâd harfi, kalın dal şeklinde (dâ diye) okunmaktadır. Böylesi okuyuşta, dâd harfine rihvet sıfatı yerine şiddet sıfatı verildiğinden bu uygulamanın doğru olduğu söylenemez. Dâd harfinin telaffuzundaki bu sapmalar yanında gerek ülkemizde gerek diğer İslam ülkelerindeki yetkili ağızların (fem-i muhsin), dâd harfini, olması gereken mahreç ve sıfatlara uygun bir biçimde telaffuz ettiklerini ve bu sağlıklı uygulamanın günümüze kadar geldiğini burada memnuniyetle ifade etmeliyiz ( geniş bilgi için bk. Mekkî, er-Riâye, s.181; Dânî, et-Tahdid, s.110; Ebü’l-Hasan Ali es-Sefâkusî, Tenbîhü’l-gafilîn,s.83-88; A. Turan Aslan, DİA, VIII.396-397).

Kaynak : Dr. M.Ali SARI, Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Tekniği ve Kuralları, s.61

************************************************** *************

İstitâle الاستطالة

İstitâle lûgatda, uzamak demektir. Istılâhda ise, istitâle harfi harfi olan dâd “ض ” harfini telâffuz ederken, dil kenarının üst azı dişlerden, lâm’ın mahrecine uzanmasına denir. İstitâle harfi, yanlı, dâd harfidir ve bu sıfat da bir kuvvet sıfatıdır.

Dâd “ض ” harfinde cehr, ıtbâk isti’lâ ve istitâle sıfatları bulunduğu için en kuvvetli harflerdendir. Yukarıda geçen ilk üç sıfatda ortak olmaları bakımından telâffuz şekli zâ “ ظ ” harfine benzer.

Eğer mahrecleri ayrı olmasa ve zâ “ ظ ” harfinde de istitâle sıfatı olsa idi, ikisinin seslerini ayırmak mümkün olmayacaktı. Kur’an okuyan kimse bu harfi tefhîm (kalın) ve istitâle ile okuması lâzımdır ki, dil kenarının azı dişlerine yaklaşması esnasında harfin sesi açıkça çıkmış olsun. (er-Riaye, s.45-56; 78-79 ve 101)

İstitâle sıfatının dâd harfine tahsis edilmesinin yegane sebebi, telâffuz şekli itibariyle zâ “ ظ ” harfine benzeyişidir.

Bu iki harf arasındaki alâka ve dâd harfinin telâffuzundaki zorluk, İslâm âlimlerini bir hayli meşgûl etmiştir. Hatta bu konu tecvîd ilminin hududunu bile aşmıştır. Biz bunlardan bazılarını nakletmeye çalışacağız.

er-Râzî(öl. 606/1210),”et-Tefsîru’l-Kebîr” de bu konudaki ihtilâflara işaret ettikten sonra şöyle demektedir:

“Bizim tercihimize göre dâd harfinin zâ’ya benzemesi namazı bozmaz. Aralarında ciddî bir benzerliğin bulunuşu birbirlerinden ayırt edilmelerinin zor oluşu göstermektedir ki, farklı teklifin düşmesini gerektirmektedir. Benzeyiş yönleri şu cihetlerdendir:

a) Her ikisi de cehr harflerindendir.
b) Her ikisi de rihvet harflerindendir.
c) Her ikisi de ıtbâk harflerindendir.
d) Zâ “ ظ ” harfinin mahreci dil ucu ile üst ön dişlerin uçlarıdır. Dâd “ض ” harfinin mahreci ise, dil kenarının evveli ile, azı dişlerin onlara yakın olan kısımlarıdır. Şu kadar var ki, dâd harfindeki rihvet sebebiyle yayılma hasıl olur ve bu sebeble onun mahreci zâ’nın mahrecine yakınlaşır.
e) Dâd harfi ile konuşmak, Arap milletine mahsustur.

Söylemiş olduğumuz bu sebeplerden dolayı, her iki harf arasındaki benzerlik kuvvetli ve aralarını temyîz etmek de zordur… Bildiğimiz şu ki, bu iki harfin arasını birbirinden temyîz etme işi teklif mahalli değildir.(et-Tesîru’l-Kebîr, I, 34 vd.)

el-Câberî (öl. 732/1332)’ye göre dâd harfini telaffuz ederken dilin bu uzama işi, dil kenarının başlangıcından, dilin sonuna kadar devam eder (el-Câberî, Kenzü’l-Meânî, V, 540/b). el-Câberî’nin bu görüşü Mekkî’nni görüşüne aykırı düşmektedir. Çünkü Mekkî’ye göre, dâd harfinin bitiş yeri, lâm harfinin başlangıcıdır.

İstitâle, “sesin devam etmesi” demek olduğuna göre, med olunan harf ile, dâd harfinin okunuş şekilleri arasında bir fark yoktur. Şu kadar ki, dâd’ın bir elif miktârına varmaması şarttır.
el-Câberî, istitâle ile med arasındaki fark şöyle anlatmıştır:”İstitâle, dâd harfinin mahrecinde, medd ise med olunanharften sonra gelen harf-i medde vâki olur (Cühdü’l-Mukill, s.43).

Gerek mahreci ve gerekse kendine hâs olan sıfatı bakımından Arap harfleri içerisinde telâffuzu en zor olan harfin dâd harfi olduğu açıkça söylenmekte ve görülmektedir. İslâm âlemine dahil olan milletler içerisinde Aliyyü’l-Kâri (öl. 1014/1606)’nin de kaydettiği gibi, bu harfi zâ ظ , dâl د, tâ ط harfleri ile ve hatta hiçbir mahrece istinâd ettirmeksizin bir gürültü halinde okuyanlar da vardır. Fakat bugün Arap âleminde olsun, diğer İslâm memleketlerinde olsun, dâd harfinde şiddet sıfatı bulunmadığı halde, onu şiddet sıfatlı imiş gibi okuyanlar çoktur. Çünkü bu türlü okuyuş zahmetsiz ve kolaydır. el-Mağnîsî bu noktaya işaret ettikten sonra der ki : “Ama şimdi okunan dâd-ı şedîdeyi Arap olmayan Müslüman milletlerin kadınları, hatta ecnebîler bile okurlar ki, bunda bir kimseye zorluk yoktur. Şimdi dâd’ın hakkı böyle olaydı, bütün tecvîd ve Fıkıh kitaplarında: “bundan zahmetli harf yoktur, bunu güzelce okuyan gayet azdır” sözünün tamamen yalan olması lâzım gelirdi.”

Dâd ض ve zâ ظ harfleri : Ortak oldukları sıfatlar cehr, rihvet, isti’lâ ve itbâktır. Mahrecler ayrıdır ve dâd harfi yalnız kendine mahsus olan istitâle sıfatı ile özellik taşır. “er-Riâye” de: “Bu iki harf sesleri itibâriyle birbirine çok benzerler, o kadar ki dâd harfini, zâ harfinden mahreclerinin ayrı oluşu ve dâd harfindeki İstitâle sıfatı ile ayırmak mümkündür. Eğer bu iki şeyden (yani mahrec ve istitâle sıfatı) birisi olmasaydı, biri diğerinin aynı olurdu. Dâd harfi okuyucuya büyük bir meşakkat ve külfet yüklemektedir. Bundan dolayı Kur’ân okuyanın dâd harfini okurken çok dikkatli olması gerekir. Aynı şekilde bu harfin tefhîm, isti’lâ, ıtbâk ve istitâle sıfatlariyle dikkatli okunmalıdır ki, bu harfi telâffuz esnâsında sesin, dil kenarının üst azı dişlere basılmasıyla çıktığı belli olsun. Eğer bunda ifrata gidilirse zâ ظ olur… Eğer dâd’dan sonra zâ gelirse (meselâ ا نقض ظهرك gibi) okuyucunun iki harfi birbirinden ayırması lazımdır.” (er-Riaye, s.78 vd. ve 101)

Kaynak : Prof.Dr. İsmail KARAÇAM, Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, s. 216-225.

************************************************** *************

8. Mahrec: mahrecinin bitimi hizasından dilin sağ veya sol yanı veya her iki yan tarafı ile karşısı olan üst azı dişlerinin tamamının içleridir. Buradan, dilin bir yanını veya her iki yan tarafını üst azı dişlerinin içlerine kuvvetli bastırarak, sesi mahrecinde uzatarak, az yumuşatarak ضَا دْ (ض ) harfi çıkar. Bu sekizinci mahrecdeki ضَا دْ harfi, ondördüncü mahrecdeki ظَا (ظ) harfinden iki nokta-i esasî ile ayrılır: 1.Mahreciyle 2.İstitâle sıfatıyla.

İstitale Sıfatı: Sesin mahrecinden, diğer harflere nazaran yarım harf nisbetinde fazla vakit alarak ve sesin mahrecinde uzaması ile güçlükle çıkması manâsına gelir. Bu uzamanın bir elif miktarına varmaması da şarttır. Bu uzama, harf harekeli iken harekeden önce yapılır. Bu istitâle sıfatı sadece ضَا دْ harfine mahsusdur.

İhtar: Bu ضَا دْ harfinin okunuşunda, dilimizin bir yanı veya her iki yan tarafı ile ا ضرا س denilen üst azı, yani, sivri dişten sonra boğaza doğru sıralanan dişlerimizin tamamının içleri vazifelidir. Harfin sesi yan taraftan veya her iki yan taraftan çıkar. Dilimizin ucu ağzımızın içinde, üst ön damak hizasında, serbest ve boştadır.

Fakat, ظَا harfinin okunuşunda ise dilimizin ince ucunun üstü ile ثنايا ا لعليا denilen iki üst ön dişlerimizin uçları vazifelidir. Ses önden çıkar. Dilimizin ucu birazcık ağzımızın yani ön dişlerimizin dışında ve ön dişlerimizin arasındadır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s